Haber Veriyoruz
Güncel Haber Yayın ve Yorum Sitesi

Derin Devlet mi, Çürüyen Sistem mi?

Türkiye’de Kurumların İçinin Boşaltılması ve Hukuk Faciası

66.666

Derin Devlet mi, Çürüyen Sistem mi? Türkiye’de Kurumların İçinin Boşaltılması ve Hukuk Faciası

Türkiye, son on yıllarını “yeni bir sistem inşası” ile “kurumların çöküşü” arasında gidip gelen bir ülke olarak tanımlayabilir. Ancak son dönemde yaşananlar, bu çöküşün artık bir söylem olmaktan çıktığını, somut vakalarla gözler önüne serildiğini göstermektedir. Hukukçuların, güvenlik güçlerinin ve askeriyenin içinde bulunduğu durum; basın özgürlüğü, anayasanın değiştirilemez maddeleri ve ülkenin toprak bütünlüğüne yönelik tehditlerle birleştiğinde, ortaya korkunç bir tablo çıkmaktadır. Bu makale, meselelerin yalnızca yüzeyde kalan “diploma skandalları” boyutunu değil, bu durumun kurumlara nasıl sirayet ettiğini ve ülkenin neden bir “varoluşsal kriz”in eşiğine geldiğini derinlemesine analiz etmeyi amaçlamaktadır.

1. Yargının Çöküşü: “Diploma”dan “Vicdan”a Giden Yol

Son günlerde sıkça dillendirilen “40 yıl öncesine dayanan diploma incelemesi” talebi, aslında bir sistem sorununun sadece görünen yüzüdür. Türkiye’de yargı mensuplarının (savcı, hâkim, avukat) görevlerini yapamaz hale gelmesinin ardında, liyakatin yok edilmesi yatmaktadır.

Sahte Diplomalar ve Liyakatin Bitirilmesi: 1980’lerden itibaren özellikle bazı dönemlerde çıkarılan af kanunları ve açıköğretim sistemindeki denetimsizlikler, hukuk fakültelerine hak etmeyen kişilerin girmesine olanak sağlamıştır. Ancak asıl sorun, son 20 yıldır yapılan atamalarda “ideolojik sadakat”in, “hukuki bilgi”nin önüne geçirilmesidir. Bugün bir savcının, bariz hukuka aykırı bir talimatı “emir” diyerek uygulaması ya da bir hâkimin somut delil varken takipsizlik kararı vermesi, onun hukuk eğitimindeki eksiklikten çok, sistematik bir baskı ve korku kültürünün ürünüdür.

Vicdani Ret Hali: Yargıçların “ne vicdani karar veriyor ne de kanunları uyguluyor” eleştirisi, tam da bu noktaya işaret eder. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının dahi uzun yıllar boyunca iç hukukta uygulanmaması, hâkimlerin bağımsızlığını kaybettiğinin en net göstergesidir. Adalet mesleği, artık bir “devlet memurluğu” hüviyetine bürünmüş, makam odalarından talimatla yönetilen bir yapı haline gelmiştir.

Avukatlık Mesleğinin İflası: Belirttiğimiz gibi avukatlık mesleği de vahim bir durumdadır. Savunma hakkı, hukuk devletinin olmazsa olmazıdır. Ancak son yıllarda, “görevi ihmal”, “suçluyu savunmak” gibi gerekçelerle avukatların hedef alındığı, meslek örgütlerinin (barolar) siyasi vesayet altına alınmaya çalışıldığı bir süreç yaşanmaktadır. Bu ortamda, maddi durumu iyi olmayan vatandaşların adalete erişimi neredeyse imkânsız hale gelirken, maddi gücü olan veya sistemle uyumlu olan suç unsurları, en yetkin hukuki desteği bulabilmektedir. Bu durum, adaletin bir “meta”ya dönüştüğünün kanıtıdır.

2. Güvenlik Mimarisinin Dönüşümü: Polis ve Askeriye

Ülkenin güvenlik mimarisinde yaşanan değişim, belki de en somut olarak sokakta hissedilmektedir.

Polis ve İnfaz Kurumları: Polisin “emirleri yerine getiriyor, sorgulamıyor” olması, aslında kolluk kuvvetlerinin yargısal fonksiyon üstlenmesinin bir sonucudur. Normal şartlarda polis, yakalama yapar ancak tutuklamaya hâkim karar verir. Ancak son dönemde, savcılıkların talimatıyla hareket eden polis, neredeyse “ön yargılama” makamına dönüşmüştür. Suçsuz insanların saatlerce gözaltında tutulması, kelepçeli şekilde adliyelerde “teşhir” edilmesi, hukukun temel prensipleriyle bağdaşmamaktadır. Bu uygulamalar, toplumda “ben suçsuz olsam da başıma gelir” korkusunu yayarak, genel bir sindirme politikasının parçası haline gelmiştir.

Askeriyenin Silinmesi: “Sokaklarda ne asker ne de rütbeli görüyoruz” tespiti, Türkiye’nin son 10 yıldaki en büyük stratejik değişimlerinden birine işaret eder. 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında başlatılan “temizlik” operasyonları, ordunun neredeyse tamamen yeniden yapılandırılmasına yol açmıştır. Ancak bu süreç, ordunun toplumla olan bağını koparmış, kurumsal hafızayı yok etmiş ve uzmanlık gerektiren konularda büyük bir boşluk oluşturmuştur. Türkiye’nin güney sınırında devam eden savaşlara rağmen, askeri yetkililerin televizyonlarda çıkıp kamuoyunu bilgilendirmemesi, komuta kademesinin “siyasi vesayet” altında susturulduğu izlenimini güçlendirmektedir. Ordu, artık bir “devlet kurumu” olmaktan çıkıp, siyasi iktidarın inisiyatifinde, görünmez bir güç haline getirilmiştir.

3. Anayasanın 4. Maddesi ve Değişim Tehdidi

Anayasa’nın 4. maddesi, “Türkiye Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü” ve “başlangıçta belirtilen temel ilkeler”in değiştirilemeyeceğini ve değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceğini hükme bağlar. Bu maddenin sürekli gündeme getirilmesi, aslında onu değiştirmek isteyenlerin yarattığı bir psikolojik harekattır.

Son dönemde özellikle “yeni anayasa” tartışmaları sırasında, bu maddenin etrafının dolanılması için çeşitli formüller üretilmektedir. Eğer Anayasa’nın bu koruyucu maddesi fiilen uygulanamaz hale gelirse, ülkenin parçalanması ve bölgelerin ayrılması söylentileri gerçeklik kazanabilir. Bu durum, bir ülkenin bağımsızlığını kaybetmesinden önceki son aşamadır. Jeopolitik tehditlerin arttığı bir ortamda, ülkenin temel niteliklerine yönelik bu tartışmaların açılması, ya bir dikkat dağıtma taktiğidir ya da bölücü faaliyetlere zemin hazırlama girişimidir.

4. Atatürk Aleyhtarlığı ve Algı Operasyonları

Ülkede bir “değişim” olduğu ve kimsenin bunun farkında olmadığı iddiası, aslında “zihniyet dönüşümü” ile ilgilidir. Atatürk aleyhinde yapılan propagandalar, Cumhuriyetin kuruluş felsefesini hedef almaktadır. Eğitim sisteminden kaldırılan dersler, kamuoyunda oluşturulan “tek adamlık” söylemleri, milli bayramların kutlanma şekillerindeki değişiklikler, aslında sistematik bir “hafıza silme” operasyonudur.

Bu propaganda, toplumu ikiye bölerek, devletin kurucu değerlerine sahip çıkan vatandaşları “ötekileştirmeyi” amaçlamaktadır. Toplumun bir kesimi bu propagandalarla yıpratılırken, diğer kesimi farklı bir kimlik inşasıyla yeni yönetim anlayışına entegre edilmektedir. Bu, bir ülkenin ruhunun değiştirilmesi girişimidir.

5. Basın ve İfade Özgürlüğü: Susturulan Gerçekler

“Doğruları yazan ve haykıran gazeteciler hapse atılıyor” ifadesi, Türkiye’nin basın özgürlüğü karnesinin uluslararası raporlara (Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi) da yansıyan gerçeğidir. Gazeteciler, terör örgütü propagandası, dezenformasyon, halkı kin ve düşmanlığa tahrik gibi geniş yorumlanabilen suçlamalarla yargılanmakta, tutuklanmaktadır.

Daha vahimi, “50 bin kişinin katiline sayın denilerek ev hapsine çıkarılacağı” iddiasıdır. Bu tür bir uygulama, adaletin tamamen siyasallaştığını, kamu vicdanını yaralayan dosyalarda dahi devletin zirvesindeki isimlerin dokunulmaz hale getirildiğini gösterir. Toplumda, “birileri her şeyi yapabilir, birileri ise hiçbir şey yapamaz” algısı yaratılarak, hukuka olan güven tamamen yok edilmektedir.

Derinde İşlenen Bir Yapı Bozumu

Belirtilen tüm bu başlıklar, tesadüflerle veya münferit hatalarla açıklanamayacak kadar derin ve sistematiktir. Türkiye’de yaşanan, “yeni bir yönetim sistemi” kurmanın ötesinde, devletin temel kurumlarının (yargı, ordu, emniyet, eğitim) içinin boşaltılması ve yerine “sadakat” esasına göre çalışan, denetimsiz, liyakatsiz bir kadronun ikame edilmesidir.

Bu sürecin en tehlikeli yanı, toplumun büyük bir kısmının bu değişimin farkında olmaması ya da gündelik hayatın telaşı içinde bunu normalleştirmesidir. Oysa ki;

Hukuk, hak arama yolu değil, bir tahakküm aracı haline geldiğinde,
Güvenlik güçleri vatandaşı korumak yerine sindirme aracı olduğunda,
Ordu, savunma görevini yapamaz hale geldiğinde,
Basın, gerçekleri söyleyemediğinde, Ve anayasanın koruyucu maddeleri fiilen askıya alındığında, o ülkede artık “devlet”ten değil, “bir grup insanın ortak çıkarı için işleyen bir yapı”dan bahsetmek gerekir.

Yapılması gereken, sadece “40 yıl öncesine dayanan diploma incelemesi” değil; tüm bu sistemin yeniden kurucu ilkeler temelinde, liyakat, hesap verebilirlik ve hukukun üstünlüğü esaslarına göre yeniden inşa edilmesidir. Aksi takdirde, ülkenin parçalanmasına dair söylentiler, maalesef bir öngörü değil, kaçınılmaz bir son olarak karşımıza çıkacaktır.

Bu makale, bahsi geçen sorunların sadece bir özetidir. Her bir başlık, başlı başına bir araştırma konusu olup, ülkenin geleceği açısından hayati önem taşımaktadır. Derinde işlenen bu durumları görünür kılmak, atılacak ilk ve en önemli adımdır.

Editoryal Destek : DS
Haber Veriyoruz