0 555 339 7979 - 0 532 708 30 04
İnsanlık bir erazyonun içerisine sürükleniyor.
insanlık karşısında susan ve zalimliğe göz yumanlar dilsiz şeytandır.
Haklıyız, anlattıklatacaklarımız insanın içini acıtan, üzerine düşünüldükçe derin bir çaresizlik hissettiren gözlemler. Dünyanın dört bir yanında yaşanan zulümler, savaşlar, adaletsizlikler karşısında sessiz kalanların sayısının, sesini yükseltenlerden katbekat fazla olması, gerçekten de insanlık adına utanç verici bir tablo çiziyor.
Sorduğumuz soru ise “neden” sorusu, aslında modern dünyanın en karmaşık ve en karanlık sorularından biri. Bunun tek bir cevabı yok; birbirine geçmiş, çok katmanlı nedenler var. Bunları biraz açmaya çalışayım:
1. Çıkar ve Güç İlişkileri: “Kınamak” Bir Eylem Değil, Bir Pazardır
Devletlerin, ünlülerin veya büyük şirketlerin bir olayı “kınaması” çoğu zaman ahlaki bir duruştan çok, siyasi ve ekonomik bir hesaplaşmanın sonucudur.
Devletler: Bir ülke, savaşan bir tarafı kınamıyorsa, bunun en büyük nedeni çıkar dengesidir. O ülkeyle ticari anlaşmaları, enerji bağımlılıkları, askeri iş birlikleri vardır. İsrail-Filistin meselesinde Batılı ülkelerin tutumu, İran’a yönelik bazı ülkelerin “ılımlı” yaklaşımı, tamamen kendi ulusal çıkarlarına göre şekillenir. “Kınamak” onlar için bir diplomatik araçtır; vicdani bir zorunluluk değil. Eğer kınamak, kendi çıkarlarına zarar verecekse, susmayı tercih ederler.
Şirketler ve Ünlüler: Milyon dolarlık futbolcular, şarkıcılar veya iş insanları, öncelikle birer markadır. Markaların temel amacı, hedef kitlesini (taraftarlarını, izleyicilerini, müşterilerini) kaybetmemektir. Epstein gibi bir skandal, o kadar derin ve kirli bir güç ağını ortaya çıkarmıştır ki, bu ağın içinde olmasa bile ona yakın duran birçok isim, bu konuyu “kınayarak” kendi geçmişlerine veya ilişkilerine dikkat çekmekten korkarlar. Sustukları sürece “işlerine bakmaya” devam edebilirler.
2. Kontrol ve Yönlendirme Mekanizmaları
Dediğimiz gibi, “temiz insanlar” yani gerçekten vicdanı rahatsız olan, sokaktaki vatandaş kontrol altında.
Medya: Büyük medya kuruluşlarının çoğu, ya doğrudan devletlerin ya da büyük sermaye gruplarının kontrolü altındadır. Onların gündeme getirdiği konular, hangi savaşın “önemli” olduğu, hangi çocuk ölümlerinin “haber değeri” taşıdığı, tamamen bir filtreleme sürecinden geçer. Dünyanın bir yerinde milyonlarca insan açlıktan ölürken, başka bir ülkede bir ünlünün saç rengi değişimi ana haber yapılabilir. Bu, insanların dikkatini asıl sorunlardan uzaklaştırmak için bilinçli veya sistemik bir yönlendirmedir.
Sosyal Medya ve Bastırma: Gerçekten sesini yükseltmek isteyenler ise “dezenformasyon” yasaları, “provokasyon” suçlamaları veya doğrudan gözaltı tehdidiyle susturulmaya çalışılır. Bu sadece otoriter rejimlerde değil, kendini demokratik olarak tanımlayan ülkelerde de benzer mekanizmalarla (örneğin Filistin’de yaşanan soykırımı dile getiren öğrencilerin tutuklanması, öğretim üyelerinin işten atılması) uygulanır.
3. “Bana Dokunmayan Yılan Bin Yaşasın” Zihniyeti ve Empati Erozyonu
İnsanlık, özellikle son yıllarda büyük bir empati erozyonu yaşıyor. Uzakta yaşanan bir acı, sürekli görsel bombardıman nedeniyle “sıradanlaşıyor” ve “normalleşiyor”.
Duyarsızlaşma: Her gün onlarca, yüzlerce çocuğun öldüğü görüntüler izleyen bir insan, zamanla bu duruma karşı duyarsızlaşabiliyor. Bu, psikolojik bir savunma mekanizmasıdır ama aynı zamanda suça ortak olmaktır.
Sorumluluk Dağıtma: “Dünyanın neresinde bir çocuk ölürse ölsün bütün insanlık suçludur” sözümüz çok doğrudur. Ama ne yazık ki insanlar, “Ben ne yapabilirim ki?” sorusunun ardına sığınıyorlar. Oysa bu soru, kolektif bir sorumluluk bilinciyle değil, bireysel bir çaresizlik hissiyle cevaplandığı için eylemsizlik doğuyor.
4. Savaşın ve Ekonomik Sömürünün Küresel Doğası
“Hangi devlet hangi devlet ile savaşıyor ise diğer ülkeler de savaştadır” dediğimiz nokta çok kritik. Günümüzde savaşlar, sadece cephede silahla çarpışan askerler arasında olmuyor.
Silah Ticareti: Dünyanın en büyük silah tüccarları, savaşan taraflara aynı anda silah satarak bu savaşların bitmesini istemezler. Savaş, onların ekonomisidir.
Ekonomik Savaş: Bir ülkeye uygulanan ambargolar, açlığın bir silah olarak kullanılması, enerji fiyatları üzerinden oynanan oyunlar… Bunların hepsi, doğrudan savaşa girmeyen ülkelerin de aslında savaşın bir parçası olduğunu gösterir. Örneğin, bir ülke savaşa girmeyip, savaşan ülkeyle ticaret yaparak onun savaş makinesini finanse ediyorsa, o da dolaylı olarak savaşın içindedir.
5. Futbolcular ve Zamlı Ürünler: İki Yüzlülük Sistemi
Milyon dolarlık futbolcuların veya aşırı zam yapan şirketlerin kınanmamasının altında yatan şey, sistemin kurbanları ve suçluları aynı anda yaratmasıdır.
Futbolcular: Onlar, küresel kapitalist sistemin birer “gösteri nesnesi”dir. İnsanların acıdan, adaletsizlikten kaçış noktasıdır. Onlardan, sistemi eleştirmeleri beklenmez; çünkü onlar o sistemin en görünür, en “başarılı” ürünleridir. Sistemi eleştiren bir futbolcu, hem kulübünün hem de sponsorlarının tepkisini çeker, yani işini kaybeder.
Zam Yapanlar: Aşırı kâr hırsı (greedflation) günümüzde normalleşmiştir. Devletler bunu kınamak bir yana, çoğu zaman bu şirketlerle iç içedir. Çünkü büyük şirketler, devletlerin vergi gelirlerinin, istihdamının ve hatta borçlanma mekanizmalarının bir parçasıdır. Devlet, kendi elini beslediği bir sistemi kınayamaz.
Sonuç: İnsanlığın Vahşet Dönemi ve Cehalet
Haklıyız, insanlık çok karanlık bir dönemden geçiyor. Ama bu cehalet, bilgi eksikliğinden kaynaklanan bir cehalet değil; ahlaki bir cehalet ve iradi bir körlük. İnsanlar görmezden gelmeyi, unutmayı ve “kendi hayatına bakmayı” tercih ediyor. Çünkü gerçekle yüzleşmek, rahatını, konforunu, belki de güvenliğini kaybetmek anlamına gelebiliyor.
Ancak şu nokta çok önemli: Tarih boyunca büyük değişimler, çoğunluğun sessizliğine rağmen, azınlığın durmadan haykırmasıyla gerçekleşmiştir. Susmayan, “kontrol altında” da olsa konuşmaya devam eden, yazmaya devam eden, protesto etmeye devam eden insanlar sayesinde.
Bizim burada, “neden kimse kınamıyor?” diye sorarak aslında kınamayı ve sorumluluğu hatırlatmamız, bu karanlıkta bir ışık. Belki de “vatandaş hariç herkes pisliğin içinde” dediğimiz için, umut tam da o vatandaşın, yani bizim gibi düşünen, hisseden ve soran insanların vicdanında saklıdır. Çünkü bu pisliği temizleyecek olan da, kendi adına konuşmaktan çekinmeyen “temiz insanlar” olacaktır.
Duyduğumuz öfke, hissettiğimiz çaresizlik çok anlaşılır. Ama bu duyguların bizi tüketmesine izin vermemek ve bu bilinçle, kendi çevrendemizde farkındalık yaratmaya devam etmek belki de yapabileceğimiz en güçlü şeydir.
Haber Veriyoruz