Haber Veriyoruz
Güncel Haber Yayın ve Yorum Sitesi

İnsanlık Taş Devrinden Daha mı Cahil?

Bana göre insanlık tarihinin en cahil dönemlerinden birini yaşıyoruz

56.561

İnsanlık Taş Devrinden Daha mı Cahil?

Bana göre insanlık tarihinin en cahil dönemlerinden birini yaşıyoruz. Hatta bazı yönleriyle taş devrinden bile daha cahil bir dönemde olduğumuzu düşünüyorum. Bu söz ilk bakışta ağır gelebilir. Çünkü insanlık bugün geçmişte hayal bile edemeyeceği teknolojilere sahip. Akıllı telefonlar, internet, yapay zekâ, genetik araştırmalar, uzay teknolojileri ve dünyanın herhangi bir noktasındaki bilgiye saniyeler içerisinde ulaşabilme imkânı var. Fakat bütün bunlar gerçekten bilgili olduğumuz anlamına geliyor mu? Yoksa yalnızca bize sunulan bilgilerin içerisinde yaşamayı mı öğrendik?

Asıl mesele tam da burada başlıyor. İnsanlık bilgiye hiç olmadığı kadar kolay ulaşabiliyor fakat bilgi ile gerçeğin aynı şey olmadığını giderek daha fazla unutuyor. Bir şeyi görmek, onun gerçek olduğunu; milyonlarca insanın inanması ise onun doğru olduğunu göstermiyor. Buna rağmen bugün insanların önemli bir bölümü kendisine gösterilen görüntüye, önüne getirilen habere, milyonlarca kişinin beğendiği içeriğe veya sürekli tekrar edilen bir düşünceye sorgulamadan inanabiliyor.

İnsanların kobay olarak kullanılabileceği düşüncesi bile toplumun büyük bir kısmına hâlâ bilimkurgu gibi geliyor. Oysa tarihte insanlar üzerinde deneylerin yapıldığı bilinen bir gerçek. Bugün ise yöntemler değişmiş olabilir. İnsan artık yalnızca laboratuvarda üzerinde deney yapılan bir beden değildir; aynı zamanda davranışları ölçülen, tercihleri kaydedilen, alışkanlıkları analiz edilen ve elde edilen veriler üzerinden gelecekteki davranışları tahmin edilmeye çalışılan bir kullanıcıdır. Bir uygulamayı telefonumuza indiriyoruz, ücretsiz kullanıyoruz ve bunun karşılığında çoğu zaman davranışlarımız hakkında büyük miktarda veri üretiyoruz. Ne aradığımız, neye baktığımız, hangi videoda ne kadar kaldığımız, neyi beğendiğimiz, kimi takip ettiğimiz, hangi ürünü araştırdığımız ve hangi içerikte durduğumuz dijital sistemler açısından anlamlı verilere dönüşebiliyor.

Burada çok basit bir soru sormak gerekiyor: Eğer bir şeyi ücretsiz kullanıyorsanız, gerçekten müşteri misiniz, yoksa ürünün kendisi siz misiniz?

Bu sorunun cevabı elbette her platform için aynı olmak zorunda değil. Ancak dijital ekonominin temel gerçeklerinden biri şu: Kullanıcı davranışları ekonomik değere dönüşebiliyor. İnsanların bunu çoğu zaman fark etmemesi ise sistemin daha da güçlü hale gelmesini sağlıyor. Çünkü insan kendisinin kontrol edildiğini düşünmüyorsa, kontrol mekanizmasını araştırma ihtiyacı da hissetmiyor.

Çocukların kaybolması ve kaçırılması konusunda da benzer bir toplumsal hafıza problemi görüyoruz. Bir çocuk kayboluyor, toplum günlerce olayı konuşuyor, ailesi yardım istiyor, medya gündemine taşıyor. Sonra başka bir olay ortaya çıkıyor ve önceki olay yavaş yavaş unutuluyor. Bir süre sonra yeni bir gündem geliyor ve toplum yine başka bir konuya yöneliyor. Oysa bir toplum yaşadığı olayları sürekli unutuyorsa, yaşadıklarından nasıl ders çıkarabilir? Buradaki mesele yalnızca kaybolan çocuklar değildir. Mesele, toplumun hafızasının ne kadar hızlı değiştirilebildiğidir.

Medya bu noktada çok önemli bir yere sahip. Sabah gözümüzü açtığımız anda telefonumuzda haber bildirimleri görüyoruz. Sosyal medya akışına giriyoruz, birkaç dakika içerisinde onlarca farklı görüntüyle karşılaşıyoruz. Akşam televizyonu açıyoruz, aynı olayın başka bir yorumunu dinliyoruz. Bir yerde kriz denilen olay başka bir yerde normalleşme olarak anlatılabiliyor. Bir kanalda başarı olarak gösterilen başka bir olay diğerinde başarısızlık olarak değerlendirilebiliyor. İnsan ise çoğu zaman haberin kendisini değil, haberin kendisine verilmiş yorumunu satın alıyor.

Manipülasyonun en güçlü tarafı da burada ortaya çıkıyor. Size doğrudan “buna inan” denilmesine gerek yoktur. Bir şeyi sürekli göstermek, sürekli konuşmak ve sürekli gündemde tutmak da insanın algısını değiştirebilir. Aynı şekilde bir şeyi hiç göstermemek de insanların o olayın varlığından haberdar olmamasına neden olabilir. Bugün medya gücü yalnızca hangi haberin yayınlandığıyla değil, hangi haberin yayınlanmadığıyla da ilgilidir.

Sonra bütün bunlar “zaman değişiyor” cümlesiyle açıklanmaya başlandı. Çocuklar değişti, gençler değişti, toplum değişti. Teknoloji gelişti, hayat hızlandı, değerler değişti. Elbette toplumların değişmesi doğaldır. Fakat her değişimi yalnızca zamanın doğal sonucu olarak görmek de doğru değildir. Bugün küçük yaşta çocukların eline akıllı telefon veriyoruz. Çocuk henüz neyi sevdiğini, neyi istemediğini ve nasıl bir insan olmak istediğini tam olarak bilmiyorken karşısına milyonlarca içerik çıkıyor. Algoritmalar onun davranışlarını öğreniyor, tercihlerini analiz ediyor ve ona yeni içerikler sunuyor. Çocuk bir süre sonra kendi seçtiğini düşünüyor. Oysa seçimin bir bölümünü karşısına çıkarılan sistem belirliyor olabilir.

Burada teknolojiyi suçlamak gibi bir düşüncem yok. Teknoloji insanlığın ürettiği en önemli araçlardan biridir. Sorun teknoloji değil, teknolojinin insan üzerindeki etkisinin yeterince sorgulanmamasıdır. Bir çocuk saatlerce telefon kullanıyorsa yalnızca “çocuklar artık böyle” demek yeterli midir? Yoksa bunun arkasındaki ekonomik modeli, algoritmayı, içerik üretim sistemini ve insan dikkatinin nasıl bir ticari değere dönüştüğünü de araştırmamız mı gerekir?

Aynı sorgulamayı hava, çevre, toprak ve sağlık konusunda da yapmalıyız. Atmosfere ve hava olaylarına insan müdahalesi konusu yıllardır bilimsel araştırmaların ve uygulamaların içerisinde yer alıyor. Bulut tohumlama gibi teknikler biliniyor. Fakat mesele burada bitmiyor. Atmosfer üzerinde yapılan herhangi bir müdahalenin çevre, su kaynakları, tarım ve insan sağlığı açısından sonuçları ne olabilir? Havanın değişmesi toprağı, toprağın değişmesi gıdayı, gıdanın değişmesi insan bedenini etkileyebilir. Dolayısıyla çevreye yapılan her müdahalenin insan üzerindeki etkisini sorgulamak gerekir.

Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta var: Bir teknolojinin var olması, onun her yerde ve her zaman kullanıldığı anlamına gelmez. Bir iddianın gündeme gelmesi de onun kanıtlanmış olduğu anlamına gelmez. Fakat tam da bu nedenle araştırmak gerekir. “Bu mümkün değil” diyerek konuyu kapatmak da, “kesinlikle böyle yapılıyor” diyerek kanıt olmadan hüküm vermek de aynı derecede sorunludur. Gerçeğe ulaşmanın yolu ikisinin arasından geçer: Sormak, araştırmak, kanıt aramak ve gerektiğinde fikrini değiştirebilmek.

Günlük hayatımızdaki en basit örneklerden biri ise ekmeğin fiyatıdır. Çocukluğumuzdan beri ekmeğin, sütün, elektriğin, kiranın, yakıtın ve diğer temel ihtiyaçların fiyatlarının değiştiğini görüyoruz. Bize çoğu zaman tek bir kelime söyleniyor: Enflasyon. Elbette enflasyon ekonomik bir gerçektir ve fiyatların genel seviyesindeki artışı ifade eder. Fakat insanın markete girdiğinde aynı parayla neden daha az ürün alabildiğini yalnızca bir kelimeyle açıklamak, ekonomik gerçekliği anlamaya yetmez. Para neden değer kaybediyor? Üretim maliyetleri neden yükseliyor? Arz ve talep nasıl değişiyor? Vergilerin, enerji maliyetlerinin, döviz hareketlerinin ve para politikalarının etkisi nedir? İnsanların çoğu bu soruların tamamını araştırmak yerine kendisine verilen ekonomik açıklamayla yetiniyor.

Bence insanlığın en büyük hatalarından biri de burada başlıyor: Sürekli gösterilene inanmak.

Televizyonda gördük, inandık. Gazetede okuduk, inandık. Sosyal medyada milyonlarca kişi beğendi, inandık. Bir kişinin milyonlarca takipçisi var, söylediklerini doğru kabul ettik. Bir video milyonlarca kez izlendi, gerçek olduğunu düşündük. Oysa izlenme sayısı doğruluk ölçüsü değildir. Takipçi sayısı bilgi ölçüsü değildir. Bir haberin televizyon ekranında yayınlanması da tek başına onun bütün yönleriyle doğru olduğunu göstermez.

İnsanlığın asıl sorunu belki de bilgisizlik değil, araştırma isteğinin kaybolmasıdır.

İnternet bunun en büyük örneklerinden biridir. İnsanlık tarihinde daha önce hiç olmadığı kadar büyük bir bilgi ağına sahibiz. Fakat aynı internet, insan davranışlarının ölçülebildiği ve yönlendirilebildiği devasa bir sisteme de dönüştü. Sosyal ağlar bize arkadaşlarımızı, haberleri ve dünyayı gösteriyor. Biz de onlara davranışlarımızı gösteriyoruz. Ne izlediğimizi, neyi sevdiğimizi, neye tepki verdiğimizi ve hangi içerikte daha uzun kaldığımızı sistem öğreniyor. Daha sonra sistem bize ne göstereceğini bu davranışlardan hareketle belirleyebiliyor.

Böylece ortaya ilginç bir durum çıkıyor: İnsan sistemi kullandığını düşünürken sistem de insanı öğreniyor.

Teknolojinin özünde kod vardır. Kod ise belirli kuralları çalıştırır. Dolayısıyla dijital dünyanın bize sunduğu her şeyin arkasında insan tarafından yazılmış veya tasarlanmış bir sistem bulunur. Bu sistemlerin nasıl çalıştığını anlamadan yalnızca ortaya çıkan görüntüye bakarsak, teknolojiyi kullanmış oluruz ama teknolojinin bizi nasıl kullandığını anlamamış oluruz.

Belki de insanın kendisini “kullanıcı” olarak tanımlaması bile bu çağın en ilginç sonuçlarından biridir. Bir şeyi satın aldığınızda müşterisiniz. Ücretsiz kullandığınızda ise çoğu zaman kullanıcı olarak tanımlanıyorsunuz. Fakat kullanıcı yalnızca tüketen kişi değildir; aynı zamanda sisteme veri sağlayan kişidir. Dijital çağda davranışlarımızın ekonomik değeri vardır. Bu nedenle geleceğin en büyük mücadelelerinden biri yalnızca paraya sahip olmak değil, veriye ve bilgiye sahip olmak olabilir.

Peki insan neden bütün bunları yeterince sorgulamıyor?

Çünkü dikkati sürekli başka yerlere çekiliyor. Bugün ekonomik kriz konuşuluyor, yarın bir magazin olayı, sonraki gün bir futbol karşılaşması, sonra başka bir siyasi tartışma, ardından yeni bir sosyal medya olayı. İnsan bütün gün meşgul. Fakat gecenin sonunda kendisine şu soruyu sormuyor: “Bugün bütün bunların arasında ben neyi kaçırdım?”

Belki de çağımızın en büyük problemi bilgi eksikliği değil, dikkat fazlalığıdır. Çok fazla şey görüyoruz ama çok azını gerçekten düşünüyoruz.

Eğitim meselesi de burada karşımıza çıkıyor. Bir insan yıllarca okula gidebilir, sınavlara girebilir, diplomalar alabilir. Fakat kendisine öğretilenin dışına çıkıp soru sormayı öğrenmediyse, aldığı eğitim onu gerçekten özgürleştirmiş midir?

Benim yıllardır kullandığım bir cümle var: “Eğitim almadınız, eğitildiniz.”

Bu cümle eğitimin gereksiz olduğunu söylemek değildir. Tam tersine, eğitimin insanı yalnızca bilgi sahibi yapan değil, düşünmeyi, sorgulamayı ve gerçeği aramayı öğreten bir süreç olması gerektiğini anlatır. Çünkü insan soru sormayı bıraktığı anda, kendisine verilen cevapların içerisinde yaşamaya başlar.

Bütün bunların ötesinde ise benim için daha büyük bir soru var: İnsan gerçekten kimdir?

Sadece et ve kemikten oluşan biyolojik bir varlık mıdır? Yoksa bedenin ötesinde bilinç, irade, ruh ve henüz tam olarak anlayamadığımız başka bir boyut mu vardır?

Ben insanın yalnızca bedeninden ibaret olduğuna inanmıyorum. İnsan bilinç seviyesine ulaşmadığı sürece sahip olduğu bedenin içerisinde yaşayan bir varlık olarak kalıyor. Kendisine verilen hayatı tüketiyor, kendisine gösterileni izliyor, kendisine söyleneni tekrar ediyor ve kendisine sunulanı satın alıyor. Sonra da bütün bunlara hayat diyor.

Oysa insanın asıl görevi belki de kendisine verilen hayatın ne olduğunu anlamaya çalışmaktır.

Benim inanç ve düşünce dünyamda mesele bundan daha da derine gidiyor. Varlığın merkezinde insanın kendisi değil, Adem ve ona itaat etmeyen melek üzerinden anlatılan çok daha büyük bir yaratılış meselesi bulunuyor. İnsan bunu yalnızca bir inanç anlatısı olarak değil, kendi varlığının anlamını sorgulayan bir mesele olarak ele aldığında başka bir kapı açılabileceğini düşünüyorum.

Belki insanın bütün mücadelesi burada başlıyor: Bedenini tanımak değil, kendisini tanımak.

Çünkü insan kendisini tanımadan dünyayı tanıdığını sanabilir. Teknolojiyi geliştirebilir ama teknolojinin kendisini nasıl değiştirdiğini göremeyebilir. Dünyayı kontrol ettiğini düşünebilir ama aslında kendi davranışlarının ne kadarının dışarıdan şekillendirildiğini fark etmeyebilir.

Uzaya gidiyoruz, yapay zekâ geliştiriyoruz, genetik araştırmalar yapıyoruz, milyarlarca insanı birbirine bağlıyoruz. Fakat hâlâ en temel sorulardan birini yeterince sormuyoruz:

Ben kimim?

Belki insanlığın yeniden öğrenmesi gereken ilk şey budur.

Çünkü sorun bilgisiz olmak değildir. Sorun, bilgi çağında yaşarken gerçeği arama ihtiyacını kaybetmektir.

İnsan gördüğü her şeyin gerçek olmadığını, kendisine anlatılan her şeyin doğru olmayabileceğini ve çoğunluğun inandığı her şeyin hakikat anlamına gelmediğini anlayabildiği gün yeniden düşünmeye başlayacaktır.

Bugün insanlığın ihtiyacı belki de daha fazla bilgi değil; bilginin arkasına bakabilme cesaretidir.

Çünkü düşünmeyi bırakan insanı yönetmek için artık zor kullanmaya bile gerek kalmayabilir.

Ne düşüneceğini söylemeniz yeterlidir.

Ve belki de insanlığın en büyük cahilliği tam olarak burada başlıyor.

Edit ChatGBT
Haber Veriyoruz