0 555 339 7979 - 0 532 708 30 04
‘OL’ emri: Varlığın özü, İki titreşim ve Sonsuz Döngü.
İnsan gerçekten varlığın ne olduğunu biliyor mu, yoksa yalnızca gördüklerini mi tanımlıyor?
OL EMRİ: VARLIĞIN ÖZÜ, İKİ TİTREŞİM VE SONSUZ DÖNGÜ
İnsan gerçekten varlığın ne olduğunu biliyor mu, yoksa yalnızca gördüklerini mi tanımlıyor?
İnsanlık, gerçeği bildiğini düşünüyor. Fizikten, biyolojiden, kimyadan, kuantumdan ve bilimden söz ediyoruz. Peki bütün bunların temelinde ne var? Varlık neden var? Yokluk nedir? Bir şeyin meydana gelmesini sağlayan ilk neden ne olabilir?
Belki de asıl soruyu henüz doğru yerde aramıyoruz.
Benim yaratılış anlayışımda başlangıç, bildiğimiz anlamda bir patlama değil; “OL” emriyle başlayan bir meydana geliş, bir titreşim ve bu titreşimin özünden doğan sonsuz bir oluşumdur.
Burada sözünü ettiğim şey, bildiğimiz fiziksel olaylardan biri değil; varlığın nedenini açıklamaya çalışan bir düşüncedir.
1. OL emrinden sonra ne meydana geldi?
Teklik, yalnızca yaratıcıya aittir. Yaratıcı dışında meydana gelen her şey ise varlık kazanmak, farklılaşmak ve bir ilişki içinde bulunmak zorundadır.
Bu düşüncede ilk ayrım, iki temel kavramla ifade edilebilir: Varlık ve yokluk.
Bir şeyin var olması, onun başka bir şeyden ayrılmasını gerektirir. Işığı karanlıktan, hareketi hareketsizlikten, sesi sessizlikten ayırırız. Birini diğerinden bağımsız olarak düşünmekte bile zorlanırız.
Geceyi bilmeden gündüzü, sessizliği yaşamadan sesi, yokluğu düşünmeden varlığı nasıl kavrayabiliriz?
İşte benim iki titreşim olarak tanımladığım düşüncenin çıkış noktası budur. Bu iki titreşim, birbirinden bağımsız iki yaratıcı güç değil; varlık ile yokluk arasındaki ayrımı ve yaratılışın temelindeki ikiliği anlatan bir yaklaşımdır.
Burada önemli bir ayrım var: Fizikte titreşim, belirli bir büyüklüğün zaman içinde değişmesidir. Varlık ve yokluk ise doğrudan iki fiziksel titreşim olarak tanımlanmış değildir. Benim yaklaşımımda titreşim, bundan daha geniş bir anlam taşıyarak varlığın meydana gelişini ve değişimini ifade eder.
Peki bu kadar büyük bir oluşum, tek bir “OL” emriyle başlamış olamaz mı?
Bu sorunun cevabını bilimsel bir kesinlikle bildiğimizi söyleyemeyiz. Ancak yaratılışın anlamını araştırmak için bu soruyu sormaktan da vazgeçemeyiz.
2. Enerji: Varlığın hareketi ve değişimi
Bugün evrene baktığımızda yıldızların oluştuğunu, galaksilerin hareket ettiğini, yıldızların doğup öldüğünü ve canlıların meydana gelip yaşamlarını tamamladığını görüyoruz.
İnsan bedeni de bu büyük değişimin dışında değildir. Bedenimizdeki atomlar, hücrelerimizdeki kimyasal tepkimeler ve yaşamımızı sürdüren biyolojik süreçler, sürekli bir hareket ve etkileşim içindedir.
Bilim, bu olayların farklı yönlerini fizik, kimya ve biyoloji aracılığıyla inceler. Enerji ise bütün bu alanlarda önemli bir kavramdır; ancak her olayın tek başına enerjiyle açıklanabileceğini söylemek doğru olmaz.
Benim düşünceme göre bütün bu oluşumların arkasında, kaynağı ve özü yaratıcıya bağlı olan bir yaratılış düzeni bulunmaktadır. Bu düzeni, “OL” emriyle başlayan ve kendi kuralları içinde devam eden bir enerji döngüsü olarak yorumluyorum.
Buradaki enerji yalnızca bir makinenin çalışmasını sağlayan güç ya da bir maddenin sahip olduğu fiziksel enerji değildir. Benim anlatmak istediğim, varlığın meydana gelmesini, değişmesini, farklılaşmasını ve yeni biçimler kazanmasını kapsayan daha geniş bir yaratılış anlayışıdır.
Bir tohumun ağaca dönüşmesini düşünün. Toprak, su, ışık ve genetik yapı bir araya gelir. Tohum büyür, dallanır, meyve verir ve yeni tohumlar meydana getirir.
Bilim bu sürecin nasıl gerçekleştiğini açıklayabilir. Peki varlığın neden böyle bir düzene sahip olduğu sorusu, bütün yönleriyle cevaplanmış mıdır?
Bir şeyin nasıl meydana geldiğini bilmekle neden var olduğunu anlamak aynı şey değildir.
3. Büyük Patlama mı, büyük bir oluşum mu?
Evrenin başlangıcını açıklamak için bilim insanları Büyük Patlama (Big Bang) modelini kullanıyor. Bu model, evrenin yaklaşık 13,8 milyar yıl önce çok sıcak ve yoğun bir durumdan genişleyerek geliştiğini açıklıyor.
Büyük Patlama, boşlukta meydana gelen sıradan bir bomba patlaması değildir. Uzayın kendisinin genişlemesini de içeren bir kozmolojik modeldir.
Benim yaratılış anlayışım ise farklı bir soruya yöneliyor: Bu genişlemenin, fiziksel yasaların ve varlığın kendisinin temelinde ne bulunuyor?
Belki burada “patlama” kelimesinden çok oluşum, yayılma, değişim ve dönüşüm kavramlarına odaklanmak gerekir. Ancak bunlar, Büyük Patlama modelinin bilimsel açıklamasının yerine geçen kanıtlanmış alternatifler değil; yaratılış üzerine düşünürken kullanılabilecek kavramlardır.
Çünkü benim için asıl mesele evrenin yalnızca nasıl genişlediği değil, varlığın neden mümkün olduğudur.
Eğer evrenin bir başlangıcı varsa, bu başlangıcı mümkün kılan koşullar nelerdir? Fiziksel yasalar neden vardır? Madde, enerji ve yaşamın ortaya çıkışına imkân veren düzen nasıl meydana gelmiştir?
Bu soruların bazılarına bilimsel cevaplar verilebiliyor. Bazıları ise hâlâ araştırılıyor veya felsefi ve metafizik tartışmaların konusu olmaya devam ediyor.
Yaratıcı fikri, benim bu sorulara verdiğim anlamın merkezinde bulunuyor.
4. DNA: Titreşimden insana uzanan yol
İnsan, kendi bedenini tanıdıkça yaratılışın ne kadar karmaşık olduğunu daha iyi görüyor.
DNA, canlıların gelişimi ve işleyişiyle ilgili kalıtsal bilgiyi taşıyan moleküldür. Hücreler, bu bilgiyi kullanarak farklı görevler üstlenir. Hücrelerin bir araya gelmesiyle dokular, dokuların bir araya gelmesiyle organlar oluşur. Bütün bunlar, yaşamı meydana getiren karmaşık bir düzenin parçalarıdır.
Atomların ve moleküllerin hareketleri fiziksel süreçlerle açıklanır. Bazı moleküller belirli koşullarda titreşir; ışıkla ve elektromanyetik alanlarla etkileşir. Kuantum fiziği de maddenin en küçük ölçeklerindeki davranışları inceler.
Ancak DNA’nın kendisi yalnızca bir titreşimden ibaret değildir. Onun yapısını ve işlevini açıklamak için moleküler biyoloji, kimya ve fizik birlikte kullanılır.
Benim teorimde ise bu noktadan hareketle başka bir soru ortaya çıkıyor:
Eğer yaşam, belirli koşullar altında örgütlenen bir düzenin sonucunda meydana geliyorsa, bu düzenin varlığı bize yaratılış hakkında ne anlatıyor?
Bir hücrenin içinde sayısız moleküler süreç gerçekleşir. Bu süreçler birbirinden kopuk değildir; belirli etkileşimler ve biyolojik mekanizmalar içinde işler.
Bunu bir orkestraya benzetebiliriz. Her enstrüman farklı bir ses çıkarır. Ancak seslerin belirli bir düzen içinde birleşmesi, ortaya tek tek seslerden daha kapsamlı bir bütün çıkarır.
Elbette bu örnek, hücrenin bilinçli bir orkestra şefi tarafından yönetildiğini bilimsel olarak kanıtlamaz. Fakat düzen, uyum ve bütünlük üzerine düşünmemizi sağlar.
Ben bu bütünlüğü, yaratılışın özündeki düzenin bir yansıması olarak yorumluyorum.
5. Her titreşim yaratıcıyı mı zikreder?
Benim düşünceme göre var olan her şey, kendisine verilen özellikler ve sınırlar içinde hareket eder. Bir yıldız, bir hücre, bir atom veya bir insan aynı biçimde var olmaz. Her birinin kendine özgü yapısı, işleyişi ve sınırları vardır.
Buna rağmen hepsi, var oldukları düzenin içinde bulunur.
Buradan hareketle şu düşünceye ulaşıyorum: Eğer bütün varlık yaratıcıdan kaynaklanıyorsa, varlığın devam etmesi de yaratılışın kurallarına bağlıdır.
Ben bu bağlılığı, her titreşimin yaratıcıyı zikretmesi şeklinde yorumluyorum.
Buradaki zikir, yalnızca insanın sözle yaptığı bir ibadet anlamında değildir. Benim düşünce dünyamda, var olan her şeyin kendisine verilen düzen içinde varlığını sürdürmesi ve yaratılışın bütünlüğüne katılması anlamını taşır.
Bu, dinî ve metafizik bir yorumdur; fiziksel titreşimlerin yaratıcıyı zikrettiği bilimsel bir ölçümle gösterilmiş değildir.
Ancak şu soruyu sormak yine de mümkündür: İnsan, doğadaki düzeni yalnızca kullanacağı bir kaynak olarak mı görmeli, yoksa kendisinin de içinde bulunduğu daha büyük bir bütünün parçası olduğunu mu düşünmelidir?
Bence bu sorunun cevabı, insanın hem kendisine hem de diğer canlılara nasıl davrandığını doğrudan etkiler.
6. İnsan neden var ve neden yok oluyor?
İnsan doğar, büyür, öğrenir, üretir ve bir gün yaşamını tamamlar. Bedenindeki maddeler doğaya geri döner; yaşamı boyunca kurduğu ilişkiler ve meydana getirdiği sonuçlar ise başka insanların hayatlarını etkilemeye devam edebilir.
Peki insanın bütün bu yolculuktaki amacı nedir?
Eğer varlık, yaratılışla başlayan bir hareketin parçasıysa ve bu hareket devam ediyorsa, insan neden bu döngüye katılıyor? Neden bir süre var oluyor, ardından yaşamını tamamlıyor?
Benim yaklaşımımda insan, yaratılışın dışında duran bağımsız bir varlık değildir. O da bu büyük oluşumun içindedir. Doğar, değişir, öğrenir ve kendisinden sonra gelenlere bir şeyler aktarır.
Fakat burada daha derin bir soru var: İnsan yalnızca meydana gelmek, yaşamak ve yok olmak için mi vardır?
Yoksa ona verilen akıl, irade ve bilinçle varlığını anlamlandırmak gibi bir sorumluluk da mı yüklenmiştir?
İnanç açısından ölümün son olmadığı ve insanın yeniden diriltilerek hesaba çekileceği kabul edilir. Bu, bilimsel yöntemle doğrulanmış bir fiziksel süreç değil, dinî bir inançtır.
Benim düşüncemde ise insanın yaratılış içindeki yerini anlaması, kendi değerini fark etmesiyle başlar.
Bir insanın değeri yalnızca sahip olduğu parayla, gücüyle, makamıyla veya başkalarından üstün olmasıyla ölçülemez. İnsan, kendisine verilen yaşamı nasıl kullandığıyla, başkalarına nasıl davrandığıyla ve yaptığı seçimlerle de değerlendirilmelidir.
Çünkü insanın elindeki en önemli imkânlardan biri, davranışlarını sorgulayabilmesidir.
7. Kötü titreşimlerin akımına kapılan insan
İnsan, yaratılışın anlamını ararken kendi davranışlarını da sorgulamak zorundadır.
Neden kötülük yaparız? Neden başkasının hakkını yeriz? Neden güç kazandığımızda adaleti unutabiliriz? Neden kendimize yapılmasını istemediğimiz bir davranışı başkasına yaparız?
Bunları yalnızca titreşim kavramıyla açıklamak mümkün değildir. İnsan davranışlarında biyoloji, çevre, öğrenme, toplumsal koşullar, irade ve ahlaki tercihler gibi pek çok etken rol oynar.
Ancak “iyi titreşim” ve “kötü titreşim” ifadelerini birer benzetme olarak kullanabiliriz.
İyilik, güven, merhamet ve adalet insan ilişkilerinde yapıcı sonuçlar doğurabilir. Nefret, bencillik, haksızlık ve şiddet ise hem bireye hem topluma zarar verebilir.
Bir insanın yaptığı kötülük yalnızca o anla sınırlı kalmayabilir. Bir çocuğa gösterilen şiddet, onun hayatını etkileyebilir. Bir yöneticinin yaptığı haksızlık, yüzlerce insanın geleceğini değiştirebilir. Bir insanın gösterdiği dürüstlük ise başkalarının yeniden güven duymasına yardımcı olabilir.
İşte bu nedenle insanın hangi akımın içinde bulunduğu önemlidir.
Burada sözünü ettiğim akım, ölçülmüş fiziksel bir enerji alanı değil; insanın düşüncelerinin, tercihlerinin ve davranışlarının oluşturduğu etki zinciridir.
İnsan, yaratılışın anlamını ararken önce kendi davranışlarının sonuçlarını görmelidir.
8. Zaman ilerliyor mu, yoksa biz bir döngünün içinde miyiz?
Biz zamanı geçmiş, şimdi ve gelecek olarak tanımlıyoruz. Geçmişi hatırlıyor, şimdiyi yaşıyor ve geleceği tahmin etmeye çalışıyoruz.
Ancak evrende zamanın nasıl işlediği, fizik açısından gündelik deneyimimizden çok daha karmaşık bir konudur. Görelilik teorisi, zamanın gözlemcinin hareketine ve kütleçekim koşullarına bağlı olarak farklı ölçülebileceğini gösterir. Bu durum, zamanın bir yanılsama olduğunu veya evrenin geçmişe doğru ilerlediğini kanıtlamaz.
Benim yaratılış anlayışımda ise zaman, varlığın hareketini anlamlandırmak için kullandığımız kavramlardan biridir.
Belki de bugün geleceğe doğru ilerlediğimizi düşünürken, gerçekte daha büyük bir oluşumun yalnızca belirli bir bölümünü deneyimliyoruz. Bizim gelecek dediğimiz şey, başka bir bakış açısından farklı bir anlam taşıyor olabilir mi?
Bu sorunun kesin cevabını bildiğimi söylemiyorum. Fakat zamanın doğası üzerine düşünmek, insanın kendisini evrenin merkezine yerleştirme alışkanlığını sorgulamasına yardımcı olabilir.
Bir insanın ömrü, evrenin yaşıyla karşılaştırıldığında son derece kısadır. Buna rağmen insan, aklı sayesinde kendisinden çok daha büyük bir geçmişi araştırabilir ve geleceğe ilişkin ihtimalleri düşünebilir.
Bu bile insanın kendi sınırlarını anlaması için yeterli bir nedendir.
9. Peki insanlığın gerçek amacı nedir?
Bence en önemli soru hâlâ cevabını arıyor:
Eğer yaratılış bir kez başlamış ve varlık kendi düzeni içinde devam ediyorsa, insan neden vardır?
Yalnızca çoğalmak, tüketmek, güç kazanmak ve yaşamını tamamlamak için mi?
Yoksa insanın aklı, iradesi ve bilinciyle anlaması gereken başka bir sorumluluğu mu vardır?
Benim düşüncemde insan, yaratılışın kendisine sunduğu imkânları anlamak ve bu imkânları nasıl kullanacağını sorgulamak zorundadır. İnsan olmak, yalnızca biyolojik bir varlık olarak yaşamaktan ibaret değildir. Aynı zamanda doğruyu yanlıştan ayırmaya çalışmak, adaleti gözetmek ve başkasının varlığını kendi varlığından daha değersiz görmemektir.
Yaratıcı sonsuz bir kudrete sahipse, kendisini insanlara kabul ettirmek zorunda olduğu düşüncesi de tartışmaya açıktır. İnanç açısından insanın yaratıcıyı tanıması ve ona yönelmesi önemlidir. Fakat bu yönelişin samimiyeti, yalnızca sözlerle değil, insanın davranışlarıyla da anlam kazanır.
Bir insan yaratıcıya inandığını söyleyip başka bir insanın hakkını yiyorsa burada düşünülmesi gereken bir çelişki vardır.
Çünkü hak ve adalet, insanın yalnızca kendisi için istediği ayrıcalıklar değildir. Başkasının da hakkı olduğunu kabul etmesini gerektirir.
Belki de insanlığın en büyük yanılgısı, yaratılışın sırrını çözmeye çalışırken kendi sorumluluğunu unutmasıdır.
SONUÇ: ‘OL’ EMRİNDEN İNSANIN SORUMLULUĞUNA
Benim yaratılış teorimde başlangıç, “OL” emriyle meydana gelen ve varlığın temelini oluşturan bir titreşim düşüncesine dayanıyor. Bu titreşimi, özü yaratıcıya bağlı bir enerji ve sonsuz bir oluşumun başlangıcı olarak yorumluyorum.
Bu yaklaşım, fiziksel evrenin nasıl işlediğini açıklayan bilimsel teorilerin yerine geçme iddiası taşımamalıdır. Bilim, gözlem ve deney yoluyla doğanın işleyişini araştırır. Felsefe, varlığın anlamını sorgular. İnanç ise insanın yaratıcıyla ve varoluşla ilişkisini ele alır.
Bu alanların soruları bazen kesişir; ancak cevaplarını birbirine karıştırmamak gerekir.
Benim asıl üzerinde durduğum konu, bütün bu soruların insanı nereye götürdüğüdür.
Eğer her şeyin bir anlamı olduğunu düşünüyorsak, insanın yaşamını da sorgulamamız gerekir. Eğer kendimizi yaratılışın bir parçası olarak görüyorsak, başka insanların hayatlarını neden değersizleştirdiğimizi açıklamak zorundayız.
Varlığın sırrını henüz bütünüyle bilmiyor olabiliriz. Evrenin başlangıcına ilişkin cevaplanmamış sorularımız bulunabilir. Yaratılışın özünü kavradığımızı söylemek için de yeterli nedenimiz olmayabilir.
Ama bilmediğimiz şeyler karşısında düşünmekten, araştırmaktan ve sorgulamaktan vazgeçmek zorunda değiliz.
Belki de insanın asıl görevi, yaratılışın bütün sırlarını çözdüğünü iddia etmek değil; kendisine verilen aklı doğru kullanarak varlığın anlamını aramak ve bu yolculukta insanlığını kaybetmemektir.
Çünkü gerçeği aramak, yalnızca evrene bakmak değildir. Bazen insanın kendisine dönüp şu soruyu sormasıdır:
Ben bu varoluşun içinde ne yapıyorum ve benden sonra geriye ne bırakıyorum?
