0 555 339 7979 - 0 532 708 30 04
Akıl Tutulması: İnsan Kendi Aklını Ne Zaman Kaybeder?
Akıl tutulması nedir?
Akıl Tutulması: İnsan Kendi Aklını Ne Zaman Kaybeder?
Akıl tutulması nedir?
İnsan neden akıl tutulması yaşar? Bunun nedeni yalnızca sahip olduğumuz beden midir? Yoksa ruh, nefis, bilinç, irade veya henüz tam olarak anlayamadığımız başka bir enerji alanıyla mı ilgilidir?
Belki de önce “akıl” dediğimiz şeyin ne olduğunu sormamız gerekir.
Akıl nedir?
İrade midir? Mantık mıdır? Bilinç midir? Düşünmek midir? Sorgulamak mıdır? Yoksa bütün bunların birlikte çalışmasını sağlayan, insanın varoluşunu anlamlandırmasına yardımcı olan daha büyük bir mekanizma mıdır?
Belki akıl, tek başına hiçbirisi değildir.
Akıl sorar. İrade karar verir. Mantık, kararın hangi gerekçeler üzerine kurulduğunu sınar. Bilinç ise bütün bunların farkında olmayı sağlar. Fakat bunların hepsinin üzerinde başka bir soru vardır:
İnsan bütün bunları ne için kullanır?
Çünkü bir insan çok şey bilebilir fakat bildiğini doğru yönde kullanmayabilir. Çok güçlü bir iradeye sahip olabilir fakat iradesini başkasına zarar vermek için kullanabilir. Mantıklı konuşabilir fakat hayatını kendi söyledikleriyle tamamen çelişkili yaşayabilir.
Demek ki mesele yalnızca akla sahip olmak değildir. Asıl mesele, sahip olduğumuz aklı nasıl kullandığımızdır.
Akıl sormadan bulamaz İnsan düşünmeye soru sorarak başlar. “Soru sormayan akıl” aslında kendisine verilen cevaplarla yaşamaya başlar. İnsan neden yaşadığını, yaptığı şeyin sonucunu, doğru ile yanlış arasındaki farkı, kendisinin ve çevresinin varlığını sorgulamadığı zaman düşünme yeteneğini kullanıyor olsa bile onu derinleştirmemiş olur.
Akıl sormadan bulamaz.
İrade ise görmeden karar veremez.
Buradaki “görmek” yalnızca gözle görmek değildir. Bir olayın nedenini, sonucunu, etkisini ve ilişkilerini görebilmektir.
Mantık ise doğruyu otomatik olarak üretmez. Mantık, elimizde bulunan bilgiler arasında tutarlı bir ilişki kurmaya ve çelişkileri ortaya çıkarmaya yarayan bir yöntemdir.
Bu nedenle mantıklı görünen her şey doğru olmak zorunda değildir. Yanlış bir bilgi üzerine kurulan kusursuz bir mantık yürütme, yine yanlış bir sonuca götürebilir. O halde insanın ihtiyacı yalnızca mantık değildir. Bilgiye, sorgulamaya, farkındalığa, iradeye ve bunların birlikte kullanılmasına ihtiyacı vardır.
Peki insan olmak nedir?
İnsan olmak yalnızca iki kol, iki bacak, bir beyin ve belirli bir biyolojik yapıya sahip olmak mıdır? Biyolojik açıdan elbette insan belirli özellikleri olan bir canlıdır. Fakat “insan olmak” kavramını yalnızca biyolojiyle açıklamaya çalıştığımızda başka bir sorun ortaya çıkar. Çünkü insan aynı zamanda seçim yapan, sonuçlarını değerlendiren, başkasının acısını anlayabilen, doğru ile yanlış arasında tercih yapabilen ve kendi davranışlarını sorgulayabilen bir varlıktır.
Bu nedenle insan olmak bana göre yalnızca var olmak değil, varoluşunun sorumluluğunu taşımaktır. Saygı, doğruluk, dürüstlük, samimiyet, merhamet ve sevgi bu noktada önem kazanır. Bunlar yalnızca ahlaki süsler değildir.
İnsanın diğer canlılarla, toplumla, doğayla ve kendisiyle kurduğu ilişkinin temel unsurlarıdır. İnsan bütün bunları kullanabildiği ölçüde yalnızca yaşayan bir organizma olmaktan çıkar ve kendi varlığının anlamını sorgulayan bir varlığa dönüşür.
Peki akıl tutulması nedir?
Akıl tutulmasını yalnızca “insanın düşünememesi” olarak tanımlamak bana yetersiz geliyor. Çünkü insan akıl tutulması yaşarken düşünmeye devam edebilir.
Konuşabilir. Hesap yapabilir. Plan yapabilir. Hatta yaptığı şeyleri mantıklı gerekçelerle savunabilir. Fakat düşüncesi ile eylemi arasındaki ilişki kopmuşsa, bilgi ile davranışı birbirinden ayrılmışsa ve yaptığı şeyin sonuçlarını görmesine rağmen aynı davranışı sürdürüyorsa burada daha derin bir problem vardır.
Ben akıl tutulmasını şöyle ifade ediyorum:
Akıl tutulması, insanın kendisiyle, çevresiyle ve varoluşla kurduğu ilişkideki uyumu kaybetmesi; buna rağmen uyumsuzluğu normal kabul etmeye başlamasıdır. Bu nedenle akıl tutulması yalnızca bireysel bir sorun değildir. Bir toplumun tamamı da ortak bir akıl tutulmasının içine girebilir.
Akıl ile fizik arasındaki ilişki
Burada fizik devreye girer. Çünkü düşünce, kendi başına dünyada görünür bir sonuç oluşturmaz. Bir düşüncenin dünyaya yansıması için bir eyleme, harekete veya iletişime dönüşmesi gerekir.
Ben düşünüyorum. Sonra konuşuyorum. Yazıyorum. Bir hareket yapıyorum. Bir karar alıyorum. Bir şeyi üretiyor veya yok ediyorum. Yani düşünce ile fiziksel dünya arasında bir geçiş vardır.
Bir düşünce davranışa dönüşür. Davranış bir sonuç meydana getirir. Sonuç başka bir hareketi tetikler. Böylece neden ve sonuç ilişkileri ortaya çıkar.
İşte burada insanın fiziksel varlığı ile zihinsel dünyası arasında önemli bir ilişki olduğunu görürüz.
Bugün bir cümle yazmam bile bunun küçük bir örneğidir. Düşünce → karar → hareket → yazı → okuma → yeni düşünce.
Bu zincir olmasaydı benim düşüncem sana ulaşamazdı. Peki neden doğrudan akıldan akıla aktarım yapamıyoruz? Neden sen benim düşüncemi yalnızca düşünce olarak alamıyorsun? Neden bir bakış, bir hareket, bir ses, bir yazı veya başka bir fiziksel araç gerekiyor?
Burada henüz tam olarak çözemediğimiz önemli bir alan ortaya çıkıyor:
Bilinç ile fiziksel dünya arasındaki ilişki. Beynin düşünce ve bilinç süreçlerindeki rolü hakkında çok şey biliyoruz. Fakat bilincin kendisinin nasıl ortaya çıktığı ve öznel deneyimin nasıl oluştuğu hâlâ bilim ve felsefenin üzerinde çalıştığı temel sorulardan biridir. Belki de insanın yaratılışına ilişkin en büyük sorulardan biri tam olarak burada bulunmaktadır.
Bilinç, enerji ve yaratılış
Burada dikkatli olmak gerekir.
“Enerji”, “ruh”, “bilinç” ve “akıl” kelimelerini birbirinin yerine kullanamayız. Fizikte enerji ölçülebilen ve farklı biçimlere dönüşebilen bir fiziksel büyüklüktür. Bilinç ise öznel deneyim ve farkındalıkla ilgili çok daha farklı bir kavramdır.
Ruh ise bilimsel ölçümün dışında kalan, özellikle felsefi ve dini alanlarda farklı şekillerde yorumlanan bir kavramdır.
Dolayısıyla bunların hepsini aynı şeymiş gibi kabul etmek doğru değildir. Fakat aralarındaki ilişkinin henüz bütünüyle açıklanamamış olması da önemli bir soruyu ortadan kaldırmaz:
İnsan yalnızca gördüğümüz fiziksel yapıdan mı ibarettir?
Bunu bugün kesin bir cevapla kapatmak yerine sormaya devam etmek daha doğru olabilir. Çünkü bilimde henüz açıklanamayan bir şey ile bilimsel olarak kanıtlanmış bir şey aynı değildir. Belki insanın yaratılışında henüz çözemediğimiz bir “şifre” vardır. Belki bilinç, bugün kullandığımız kavramlardan çok daha karmaşık bir yapının sonucudur. Belki de insanın varoluşunu anlamak için beden, beyin, bilinç, çevre ve davranış arasındaki bütün ilişkiyi birlikte incelemek gerekir.
Akıl tutulmasının en görünür hali
Bugün insanın kendi yaşam alanıyla kurduğu ilişkiye baktığımızda ciddi çelişkiler görebiliriz. İnsan temiz havaya ihtiyaç duyar fakat havayı kirletir. Su olmadan yaşayamaz fakat su kaynaklarını kirletir. Toprağa ihtiyaç duyar fakat toprağı verimsizleştirir. Doğaya bağımlıdır fakat doğayı yalnızca ekonomik bir kaynak olarak görmeye başlayabilir.
Hayvanlarla aynı ekosistemi paylaşır fakat bazı durumlarda onları yalnızca tüketilecek bir nesne gibi değerlendirebilir. Kendi geleceğini düşünür fakat gelecek nesillerin yaşayacağı çevreyi tüketebilir.
Burada çok basit bir soru ortaya çıkıyor:
Kendi yaşamını sürdürebilmek için ihtiyaç duyduğu sistemi neden kendi eliyle bozuyor? İşte bana göre akıl tutulmasının önemli bir göstergesi burada ortaya çıkıyor. İnsan yaptığı davranışın sonucunu bildiği halde aynı davranışı sürdürüyor ve sonunda ortaya çıkan sonucu normal kabul ediyorsa, bilgi ile davranış arasındaki bağ kopmuş demektir.
Bu yalnızca bireysel bir sorun değildir. Ekonomi, teknoloji, siyaset, medya, eğitim ve tüketim kültürü de insan davranışlarını etkileyen sistemlerdir. Teknoloji insanı özgürleştiriyor mu, sanal bir hücre mi oluşturuyor? Gökyüzünü, iletişimi ve bilgi akışını kontrol eden teknolojiler hayatımızı büyük ölçüde değiştirdi. Telefonlarımız artık yalnızca iletişim araçları değil.
İçlerinde kameralarımız, haritalarımız, bankalarımız, sosyal çevremiz, haber kaynaklarımız, eğlencemiz ve kişisel bilgilerimiz bulunuyor. Bir insan fiziksel olarak özgür olabilir fakat bütün dikkatini ve zamanını dijital bir sistemin içinde geçiriyorsa, burada yeni bir özgürlük sorusu ortaya çıkar.
Bu nedenle “sanal hücre” kavramı üzerinde düşünmek gerekir.
İnsan artık duvarlarla çevrili bir yerde tutulmak zorunda değildir. Dikkati sürekli yönlendirilen, neyi izleyeceği, neyi okuyacağı ve neye tepki vereceği algoritmalar tarafından şekillendirilen bir insanın özgürlüğü de ayrıca sorgulanmalıdır.
Burada mesele teknolojinin iyi veya kötü olması değildir.Mesele, teknolojiyi kullanan insanın teknoloji karşısındaki iradesini koruyup koruyamadığıdır.
Medya ve akıl tutulması
İletişim kaynaklarının burada çok önemli bir sorumluluğu vardır. Medyanın görevi yalnızca insanlara bilgi ulaştırmak değildir. Aynı zamanda hangi olayın görünür, hangisinin görünmez olacağını da belirleyebilir.
Bir olay sürekli gösterilirken başka bir olay hiç gösterilmiyorsa, toplumun gündeminin oluşmasında yalnızca olayların kendisi değil, olayların nasıl seçildiği de etkili olur.
Bu nedenle medya hakkında sorulması gereken soru yalnızca:
“Bize ne anlatılıyor?” olmamalıdır. Asıl sorulardan biri de şudur: Bize ne anlatılmıyor?” Fakat burada da dikkatli olmak gerekir.
Her görünmeyen olayın kasıtlı olarak saklandığını söylemek mümkün değildir. Haber seçimi; editoryal tercihler, ekonomik koşullar, kaynaklara erişim, zaman, doğrulama imkânı ve izleyici ilgisi gibi birçok faktörden etkilenebilir.
Dolayısıyla medya eleştirisi de kendi içinde sorgulanmalıdır. Aksi halde medyayı sorgularken biz de başka bir akıl tutulmasının içine girebiliriz. İnsan neden sorgulamaktan vazgeçer? Belki de en önemli soru budur. Çünkü düşünmek zahmetlidir. Sorgulamak risklidir. Şüphe etmek rahatsız edicidir. Kendi inancımızı, düşüncemizi veya yıllardır kabul ettiğimiz bir bilgiyi sorgulamak bazen insanın kendi dünyasını sarsabilir.
Bu nedenle insan çoğu zaman cevabı bulmaktan önce kendisini rahatlatacak cevabı arar.
İşte burada akıl ile nefis arasındaki ayrım önem kazanır. İnsan bazen gerçeği değil, inanmak istediği şeyi savunur.Bunu yaparken de aklını savunma aracı olarak kullanabilir. Bu nedenle insanın kendisine sorması gereken en zor sorulardan biri şudur:
“Ben gerçekten düşünüyor muyum, yoksa düşüncelerimi savunuyor muyum?”
Mesih, Mehdi ve insanın kendisi.
İnsan tarih boyunca kurtarıcı aramıştır. Kendisi çözemediği sorunların dışarıdan gelecek bir güç tarafından çözüleceğine inanmak istemiştir. Mesih, Mehdi ve benzeri kurtarıcı anlayışları farklı dini ve kültürel geleneklerde farklı anlamlara sahip olmuştur. Bu kavramların her biri kendi inanç sistemi ve tarihsel bağlamı içinde değerlendirilmelidir. Fakat burada başka bir düşünce üzerinde durabiliriz: Ya insan sürekli dışarıdan bir kurtarıcı beklerken kendi sorumluluğunu unutuyorsa?
Belki de asıl mesele bir kurtarıcının gelip insanın yerine düşünmesi değildir.
Belki insanın kendi aklını kullanması, kendi iradesini geliştirmesi, doğru ile yanlışı ayırt etmeye çalışması ve yaptığı eylemlerin sorumluluğunu üstlenmesidir.
Bu anlamda “insanın kendi mesihi veya mehdisi olması” ifadesi, belirli bir dini hüküm olarak değil, insanın kendi kurtuluşunda sorumluluk sahibi olması gerektiğini anlatan bir düşünce olarak ele alınabilir.
Çünkü hiç kimse insanın yerine düşünemez. Hiç kimse insanın yerine irade kullanamaz. Hiç kimse insanın yerine yaşayamaz. Ve hiç kimse insanın yerine kendi hayatının sonucunu taşıyamaz.
Akıl tutulmasından nasıl kurtuluruz?
Belki cevap sandığımız kadar uzakta değildir. Sormak. Araştırmak. Şüphe etmek. Dinlemek. Karşılaştırmak. Yanlış olduğunu gördüğümüzde fikrimizi değiştirebilmek. Bize söyleneni olduğu gibi kabul etmek yerine kaynağını araştırmak. Kendi düşüncemizi de başkasının düşüncesi kadar sorgulamak.
Bedenimize, doğaya, hayvanlara, diğer insanlara ve yaşadığımız dünyaya karşı sorumluluğumuzu hatırlamak. Ve en önemlisi, bildiğimiz ile yaptığımız arasındaki mesafeyi kapatmak. Çünkü insanın gerçek sınavı bildikleri değil, bildikleriyle ne yaptığıdır. Bir insan çevreyi korumanın doğru olduğunu bilip çevreyi kirletiyorsa bilgisi davranışına dönüşmemiştir. Adaletin gerekli olduğunu söyleyip haksızlık yapıyorsa düşüncesi ile eylemi arasında kopukluk vardır. Sevgiden bahsedip sürekli nefret üretiyorsa kelimeleri ile davranışları birbirini doğrulamıyordur. İşte akıl burada yeniden sorgulanmalıdır.
Sonuç: Akıl yalnızca düşünmek değildir. Akıl yalnızca düşünme yeteneği değildir. İrade yalnızca karar verme gücü değildir. Mantık yalnızca doğru cümleler kurmak değildir. Bilinç yalnızca uyanık olmak değildir. İnsan olmak ise yalnızca biyolojik olarak insan türüne ait olmak değildir.
Bütün bunların birbirleriyle kurduğu ilişkinin sonucunda insanın kendisi ortaya çıkar. Bu nedenle benim için akıl tutulması, insanın aklını tamamen kaybetmesi değildir. Akıl tutulması, aklın var olduğu halde kendi varoluşuyla kurduğu ilişkiyi kaybetmesidir.
İnsan düşünür ama düşüncesinin sonucunu görmez. Karar verir ama kararının sorumluluğunu taşımaz. Bilgiye ulaşır ama bilgiyi sorgulamaz. Mantık kullanır ama mantığını yalnızca kendi düşüncesini haklı çıkarmak için kullanır.
İnanç taşır ama inancının gerektirdiği sorumlulukları yaşamına yansıtmaz. Ve sonunda ortaya büyük bir çelişki çıkar: İnsan, kendi aklıyla oluşturduğu dünyada kendi aklının ürettiği sorunların içinde yaşamaya başlar.
Belki de bugün insanlığın en büyük ihtiyacı yeni bir bilgi değil, sahip olduğu bilgiyi yeniden sorgulamaktır.
Çünkü insanın önündeki asıl soru: “Daha ne kadar bilebiliriz?” değil, “Bildiklerimizi neden yaşamımıza uygulayamıyoruz?” sorusudur.
Belki akıl tutulmasının başladığı yer tam da burasıdır. Ve belki ondan çıkış yolu da yine burada başlar: Sormakla.Çünkü akıl sormadan bulamaz. İrade görmeden karar veremez. Mantık sorgulanmadan doğruyu yanlıştan ayıramaz.
Bilinç fark etmeden dönüşemez. İnsan ise bütün bunları kullanmadan gerçekten insan olmanın ne anlama geldiğini anlayamaz.
