0 555 339 7979 - 0 532 708 30 04
UFO: Uzaydan Gelen Bir Misafir mi, Yoksa Laboratuvarda Üretilmiş Bir Kurgu mu?
Hayalden Gerçeğe Giden Yol
UFO: Uzaydan Gelen Bir Misafir mi, Yoksa Laboratuvarda Üretilmiş Bir Kurgu mu?
Hayalden Gerçeğe Giden Yol
Sinemada izlediğimiz o devasa uzay gemileri ve dijital efektler bize hep bir “sahne dekoru” gibi gelir. Ancak unutmamalıyız ki; bugün “kurgu” dediğimiz her şey, önce bir zihinde hayal edildi, sonra planlandı ve en sonunda teknolojiyle somut bir forma dönüştürüldü. Aslında bizim “hayat” dediğimiz süreç de tam olarak bu kurgudan ibaret değil mi? Önce hayal eder, enerjimizi o yöne odaklar ve sonra fiziksel dünyada onu var etmeye çalışırız.
Yeşil Perde Algısı ve Teknolojik İllüzyon
Sinemada “Yeşil Perde” teknolojisi, olmayan bir dünyayı varmış gibi göstermenin yoludur. Bugünün ağır teknolojisi ise bu yöntemi sadece beyaz perdede değil, hayatın tam içinde uyguluyor olabilir. Kurgu, sadece hayal edilip filme çekilen bir senaryo değildir; teknoloji aracılığıyla fiziksel dünyaya dayatılan bir illüzyondur. Eğer bir şeyi yeterince sofistike bir teknolojiyle “varmış gibi” sunarsanız, o artık bir dekor olmaktan çıkar ve kitlelerin tek gerçeği haline gelir. Gökyüzünde gördüğümüz o cisimler evrenin bir parçası mı, yoksa küresel bir senaryonun fiziksel olarak üretilmiş figüranları mı?
İçeriden mi, Dışarıdan mı?
Eğer hayat bir kurguysa, gökyüzündeki “tanımlanamayan objeler” de bu büyük senaryonun bir parçası olabilir. İhtimal yarı yarıya: Ya gerçekten dışarıdan birileri geldi ya da biz, kendi hayal ettiğimiz o “uzaylı” kurgusunu laboratuvarlarda genetiği değiştirilmiş canlılarla etten kemiğe büründürüp sahneye sürdük. UFO dediğimiz araçların içindeki varlıklar, uzak bir galaksiden gelmek yerine, bizzat insan eliyle modifiye edilmiş “biyolojik robotlar” olabilir.
Enerji ve Yoğunlaşmış Fizik
Enerji Kaynaklı Yaratılış Tezi çerçevesinden bakarsak; evren, enerjinin farklı frekanslarda yoğunlaşmasıyla var olur. Bu yoğunlaşma sonucunda başka “fizik canlıları” pekala var olabilir. Ancak bizler, kendi yarattığımız kurguların sisinde, gerçeği göremez hale geldik. Gerçekçi bir yaklaşım için tek yol; bu kurguyu bir kenara bırakıp, o varlıklardan birini yakalayarak laboratuvar ortamında incelemek ve genetik kodunun “bizim hayalimiz” mi yoksa “evrensel bir gerçeklik” mi olduğunu anlamaktır.
Gerçek mi, Dekor mu?
Belki de şu an tüm dünya, çok gelişmiş bir teknolojinin sunduğu devasa bir “yeşil perde” önünde duruyor. Kurgu ile gerçeği ayırt etmek için bakmamız gereken yer gökyüzü değil, o varlığın hücresel yapısıdır. Çünkü hayatın kendisi bir kurgu olsa da, hakikat her zaman enerjinin en saf halinde gizlidir.
Editörün Notu: Biyolojik Formun Sonu ve “Hibrit” Hakikat
Bu kurgunun arkasında yatan asıl gerçek, insanlığın henüz tam olarak kavrayamadığı “Biyolojik Form” kavramında gizlidir. Biyolojik form; enerjinin hücresel düzeyde bölünerek yoğunlaşması ve yeni uyumlu formlar meydana getirmesidir. Evet, insanın fiziksel yapısı değişebilir ancak değişmeyen bir “Öz Kök Hücresi” vardır. Bu kök hücre, bizim bilincimizin ve Yaratıcı ile olan kopmaz bağımızın merkezidir.
Bugün bilim dünyası, DNA ile oynayarak ve hücre yapısını değiştirerek aslında bu biyolojik form üzerinde tehlikeli bir mühendislik yürütüyor. Etik sınırların hiçe sayıldığı bu laboratuvar ortamlarında, insanın fiziksel yapısı tanınmayacak kadar değiştirilebilir. Sonuçta ortaya çıkan ve “insan formunda” olmayan bu varlıkları, yarın bir gün karşımızda gördüğümüzde onlara kolayca “Uzaylı” ya da “UFO” diyebiliriz.
Oysa gerçek çok daha sarsıcı olabilir: Onlar gökyüzünden gelen yabancılar değil, laboratuvarlarda formu bozulmuş, özünden koparılmış yeni biyolojik kurgular olabilir. İnsanlık, kendi kurguladığı “yabancıya” tapmadan veya ondan korkmadan önce, biyolojik formun kutsallığını ve etik sınırlarını yeniden hatırlamak zorundadır.
Haber Veriyoruz