0 555 339 7979 - 0 532 708 30 04
Yazmanın ve Okumanın Değeri Üzerine: Enerjinin Yankısı
Sessizliğin İki Yakası
Yazmanın ve Okumanın Değeri Üzerine: Enerjinin Yankısı
Sessizliğin İki Yakası
Yazmak bir sanattır; onu okumak ise anlamaktır. Bu iki eylem, insanlık tarihinin en eski ve en köklü varoluş biçimlerinden ikisidir. Biri olmadan diğeri eksik kalır; biri olmadan diğeri anlamsızlaşır. Tıpkı bir nehrin iki yakası gibi… Bir yakada yazar, diğer yakada okur durur; aralarında akan ise kelimelerdir.
Peki ya bu nehir kurursa? Ya kimse yazmaz ya da yazılanlar okunmazsa? İşte o zaman, insanlık denen serüven, en temel damarlarından birini kaybeder.
Yazmanın Anatomisi; Kan Damlası Metaforu
Yazıya dökülmemiş her düşünce, karanlıkta parlamayan bir yıldız gibidir. Oysa yazılan her cümle, yazarın özünden kopan bir kan damlasıdır. İçinde yaşamın sıvısını, enerjinin özünü taşır. Bu damlalar durmaz; akar, akar… Ve eğer bir okurun yüreğinde karşılık bulamazsa, toprağa karışır, kaybolur, yok olur.
Okunmayan cümleler, sahip olduğu değerli özü kaybeder. Çünkü yazılan her şey, okunmak içindir. Bu, yazmanın varoluş sebebidir. Bir mektup gönderip de hiç açılmamasını beklemek gibidir bu; bir şarkı besteyip de hiç çalınmamasını istemek gibi.
Enerjinin Yansıması; Peki nedir yazmak, en derin anlamıyla?
Yazmak, enerjinin yansımasıdır. İnsanın içinde biriken düşünceler, duygular, hayaller, korkular, umutlar… Bunların hepsi birer enerjidir. Bu enerji, yoğunlaşmak için bir yüzeye ihtiyaç duyar. Tıpkı ışığın bir aynaya çarpıp yansıması gibi, içsel enerji de kelimelere çarparak dışa vurur.
Ancak enerji yansımadan yoğunlaşamaz. İçimizde dolaşan düşünceler, yazıya dökülmeden önce birer buhar gibidir; uçucu, şekilsiz, geçici. Onlara biçim veren, onları yoğunlaştıran şey, yazma eyleminin kendisidir. Yoğunlaşan enerji artık paylaşıma hazırdır; yani okunmaya.
Bakışın Saflığı Meselesi
Yazmak, eğer enerjinin yansıması ise, bu yansımanın kırılgan noktaları vardır. Tıpkı suya düşen bir görüntünün dalgalarla bozulması gibi, yazının da saflığı, yazarın iç dünyasının duruluğuna bağlıdır.
Bakışların temiz ve saf halde yansıması gerekir. Çünkü yazar ne ise, yazdığı da odur. Gözü bulutlu olanın gördüğü de bulutlu olur; kalbi kirli olanın yazdığı da. Bu yüzden yazma eylemi, aynı zamanda bir arınma, bir saflaşma sürecidir.
Çağımızın Engelleri ; Yazarın Karşısındaki Tuzaklar
Ne var ki öyle bir zamana gelinmiştir ki, yazmak hiç olmadığı kadar zorlaşmıştır. Bunun sebebi, dışarıda yazacak konu bulamamak değil; içerideki saf bakışı koruyamamaktır.
Karşılaştığımız engeller saymakla bitmez:
Kibir, yazarın en büyük düşmanıdır. Yazdıklarını her şeyin üstünde görmek, eleştiriye kapalı olmak, kendi sesini hakikatin sesi sanmak… Kibir, yazarı yazdıklarından uzaklaştırır; onu kendi egosunun esiri yapar.
Bencillik ve ego, yazma eyleminin doğasına aykırıdır. Çünkü yazmak, özünde paylaşmaktır. Kendi kabuğuna çekilmiş, sadece kendini anlatan, kendine yazan bir yazar, aslında yazmıyordur; sadece günlük tutuyordur.
Sahip olma hırsı ve maddeye değer verme, yazının ruhunu kemirir. Yazı, bir meta değildir; alınıp satılan, pazarlanan, tüketilen bir nesne olmamalıdır. Elbette her emek gibi yazının da bir karşılığı olmalıdır; ancak yazıyı sadece paraya dönüştürülecek bir hammadde olarak görmek, onun özünü anlamamaktır.
Görselliği ön plana çıkarma, çağımızın en büyük hastalıklarından biridir. Her şeyin hızla tüketildiği, derinliğin değil yüzeyin ödüllendirildiği bir dünyada, yazı da bundan nasibini alır. Oysa yazı, göze değil, zihne ve kalbe hitap eder. Onu bir gösteri nesnesine dönüştürmek, ruhunu öldürmektir.
Ve en önemlisi: İnsana değer vermeme. Yazının muhatabı insandır. Okur, yazarın en değerli yol arkadaşıdır. Onu anlamayan, ona değer vermeyen, sadece kendi egosunu tatmin için yazan bir kalem, aslında kendi mezarını kazıyordur.
“Yazanı Bırak, Yazılana Bak” Felsefesi
İşte tam bu noktada, kadim bir bilgelik devreye girer: “Yazanı bırak, yazılana bak.”
Bu söz, yazma sanatının en temel ilkesini özetler. Önemli olan, kimin yazdığı değil, ne yazdığıdır. Yazar, eserinin ardında görünmez olmayı başarabildiği ölçüde büyür. Okur, metinle baş başa kaldığında, araya yazarın egosu, ünü, imajı girmediğinde, gerçek anlam o zaman filizlenir.
Ancak günümüz dünyası bize tam tersini dayatır: “Yazılanı bırak, yazana bak.” Yazarın yüzü, hayatı, giyimi, sosyal medya paylaşımları… Bunlar, yazdıklarından daha çok ilgi çeker hale gelmiştir. Bu, yazma sanatına vurulmuş en büyük darbelerden biridir.
Okumanın Kudreti ; Okumayan İnsanın Trajedisi
Yazmak kadar değerli bir eylem yoktur belki; ama yazılmadan okuma da olamaz. Okuma olmazsa insan asla ilerleyemez, öğrenemez, gelişemez.
Okumayan insan, kendi kabuğuna hapsolmuş demektir. Onun dünyası, gördükleri, duydukları ve yaşadıklarıyla sınırlıdır. Oysa okuyan insan, binlerce yıl önce yaşamış bir bilgenin aklına, başka kıtalardaki bir şairin yüreğine, hiç tanımadığı insanların hayallerine konuk olur. Okumak, zamanı ve mekânı aşmanın en güçlü yoludur.
Cahillik ve Esaret
Öğrenemeyen insan cahildir. Ve maalesef ki tarih boyunca cahiller, öğrenenler tarafından esir alınmıştır. Bu, sadece fiziksel bir esaret değildir; daha kötüsü, zihinsel ve kültürel esarettir.
Okumayan insan, başkalarının düşünceleriyle yaşar. Ona sunulanla yetinir, sorgulamaz, araştırmaz. Televizyonda gördüğüne inanır, gazetede okuduğuna (eğer okursa) güvenir, başkalarının onun için hazırladığı hazır düşünceleri tüketir.
Oysa okumak, özgürlüğün anahtarıdır. Kendi düşüncelerini oluşturabilen, sorgulayan, eleştiren insan, hiçbir gücün esiri olamaz.
Saflığı Korumanın Yolu ; Tam İtaat
Peki, tüm bu engeller karşısında, yazar içindeki saf bakışı nasıl koruyabilir? Kibir, ego, madde hırsı, görsellik tuzağı… Bunların arasında duru ve temiz kalabilmenin bir yolu var mı?
Varsa eğer, o yol “tam itaat”ten geçer.
Tam itaat, egoya değil, hakikate itaattir. Yazarın, kendi içinde gördüğü gerçekliğe, aktarmakla yükümlü olduğu enerjiye, yani “yazılana” teslim olmasıdır bu. Kendi arzularını, hırslarını, korkularını bir kenara bırakıp, akan enerjiye bir kanal olmayı kabul etmektir.
Bu itaat, bir tür alçakgönüllülük eylemidir. “Ben biliyorum” demek değil; “bir şey akıyor ve ben onu aktarıyorum” diyebilmektir.
Gerçek İnanç
Tam itaatin yanında bir de “gerçek inanç” gerekir.
Gerçek inanç, yazma eyleminin kendisine duyulan inançtır. Yazmanın sadece bir uğraş değil, bir var olma biçimi olduğuna; cümlelerin sadece kelimeler değil, kan damlası kadar hayati olduğuna; ve en önemlisi, bu cümlelerin bir gün mutlaka bir okurun bakışında hayat bulacağına dair bir inançtır bu.
Bu inanç olmadan, yazar çağın tuzaklarına karşı koyacak gücü kendinde bulamaz. Çünkü görsellik, popülerlik, para, şöhret… Bunlar hep daha kolay yoldan elde edilebilecek şeylerdir. Ama yazmak, zor yoldur. İnanç gerektirir. Sabır gerektirir. Teslimiyet gerektirir.
Enerjinin Yankısı; Yazmak, enerjinin yansımasıdır demiştik. Peki ya okumak?
Okumak, o yansımanın yankısıdır. Yazarın içinden kopup gelen enerji, okurun kalbinde karşılık bulduğunda, bir yankı oluşur. Bu yankı, yazıyı tamamlar, ona anlam kazandırır, onu ölümsüzleştirir.
Belki de yazmanın en büyük sırrı budur: Yazılan her şey, aslında bir okurun kalbinde tamamlanmayı bekler. Tıpkı bir sorunun cevabını beklemesi gibi, bir kapının açılmayı beklemesi gibi.
Bu yüzden yazmak kadar okumak da değerlidir. Bu yüzden yazmak kadar okumak da sorumluluktur.
Ve belki de bu yüzden, çağımızın en büyük trajedisi, insanların okumaktan yoksun olmasıdır. Çünkü okuma olmazsa, yazılanlar havada asılı kalır, kan damlaları toprağa karışır, enerji yankısız duvarlara çarpar.
Oysa insanlık, yazılan ve okunan cümlelerle var olmuştur. Geçmişten geleceğe uzanan köprü, bu cümlelerle inşa edilmiştir. Ve bu köprüyü ayakta tutan, yazanlar ile okuyanlar arasındaki o görünmez ama güçlü bağdır.
Yazmaya ve okumaya devam etmek, işte bu bağı yaşatmaktır. Kendi içimizdeki enerjiyi yansıtmak ve başkalarının yansımalarında kendi yankımızı duymaktır.
Belki de insan olmanın en güzel yanı budur.
“Yazmak bir sanattır; onu okumak ise anlamaktır.”