0 555 339 7979 - 0 532 708 30 04
Enerji Kaynaklı Yaratılış Tezi Üzerine Bir Değerlendirme
İnsanlık var olduğu günden bu yana şu sorunun peşindedir:
İnsanlık var olduğu günden bu yana şu sorunun peşindedir:
Varlık nasıl başladı?
Bu soru, bilimle ölçülmeye; felsefeyle anlamlandırılmaya; inançla kabul edilmeye çalışılmıştır. Ancak gelinen noktada görünen şudur ki, bu üç alan da aynı merkeze yaklaşmakta fakat farklı diller konuşmaktadır.
Bugün bilim, evrenin temelinde enerji olduğunu kabul etmektedir. Madde enerjinin bir formu, zaman bir ölçüm aracı, uzay ise bir sahne olarak tanımlanır. Buna rağmen bilim, enerjinin neden var olduğu, nasıl başladığı ve bilinçle olan ilişkisi konusunda net bir açıklama sunamamaktadır. İşte bu noktada “Enerji Kaynaklı Yaratılış” yaklaşımı, bilimsel verilerle çelişmeden fakat onların ötesine geçerek yeni bir bakış açısı önermektedir.
Enerji Kaynaklı Yaratılış Tezi’ne göre enerji, varlığın kaynağı değil; varlığın kendisidir. Yoktan var olan bir madde değil, form kazanan bir enerji söz konusudur. Enerji, titreşimle ifade bulur; titreşim frekansa, frekans forma, form ise algıya dönüşür. İnsan, bu algı zincirinin içinde kendini “ayrı” bir varlık olarak tanımlar.
Bilim kurgu anlatılarında sıkça karşımıza çıkan kuantum, paralel evrenler, zaman kırılmaları ve enerji temelli varlık formları tesadüf değildir. Bilim kurgu, henüz ispatlanamayan ama sezgisel olarak hissedilen hakikatleri sembollerle anlatır. Bu anlatıların tamamında ortak olan tek unsur enerjidir. Çünkü madde yıkılabilir, zaman bükülebilir, mekân aşılabilir; fakat enerji yok edilemez.
Bu bağlamda titreşim kavramı kritik bir eşik oluşturur. Titreşim yalnızca fiziksel bir hareket değil, aynı zamanda anlamın ortaya çıkış biçimidir. Enerji titreştiğinde form üretir; bilinç ise bu titreşimi fark ettiği anda ortaya çıkar. Bilinç, enerjinin dışsal bir ürünü değil, enerjinin kendini fark etme halidir.
Burada “hiçlik” kavramı iki farklı biçimde karşımıza çıkar. Birincisi, düşünmeyen, sorgulamayan, bilinci kapalı olan insanın düştüğü idraksiz hiçliktir. İkincisi ise bilincin en uç noktasına varıp benliği çözen insanın ulaştığı aşkın hiçliktir. Her ikisi de “hiç” olarak adlandırılır; fakat biri boşluktan, diğeri doluluktan doğar. İlginç olan şudur ki, bu iki hiçlik aynı özden, yani enerjiden titreşir. Fark, idrak seviyesindedir.
Zaman kavramı da bu çerçevede yeniden değerlendirilmelidir. Zaman mutlak bir gerçeklik değil, enerjinin deneyim sıralamasıdır. Geçmiş ve gelecek yok olmaz; yalnızca aktif titreşim alanının dışına çıkar. Eğer tüm varoluş enerjiyse, yaşanmış ve yaşanacak olan da bir yerde mevcuttur. Bilinç, yalnızca bulunduğu frekansı deneyimler.
Enerji Kaynaklı Yaratılış Tezi, bilimi reddetmez; aksine onun ulaşabildiği sınırı işaret eder. Felsefenin soyutluğunu somut bir zemine taşır, inancı ise dogmadan ayırarak özüne yaklaştırır. Bu yaklaşımda yaratılış tek seferlik bir olay değil, sürekli devam eden bir titreşimdir.
Düşünmeyen insan idraksiz hiçlikte kalır; düşünen ama benliğine takılan yolun ortasında durur; bilincin en uç noktasına varan ise aşkın hiçliğe ulaşır. İki uçta da “hiçlik” vardır, fakat biri karanlıktır, diğeri aydınlık.
Sonuç olarak enerji, başlangıç değildir; başlangıç kavramının kendisini anlamsız kılan özdür. Bilinç ise bu özün kendine bakabildiği tek penceredir. İnsan, bu pencereyi açabildiği ölçüde var olur; açamadığı yerde ise yalnızca akar.
Enerji Uyumu ve Bütünleşme: Avatar Üzerinden Bir Okuma
Avatar filminde anlatılan temel fikir, yüzeyde doğa–insan ilişkisi gibi görünse de derinlikte çok daha farklı bir noktaya temas eder:
Enerjinin enerjiyle uyumu ve bütünleşmesi.
Pandora gezegeninde yer alan kutsal ağaç, yalnızca biyolojik bir varlık değildir. Ağaç; canlılar, hayvanlar ve gezegen arasında bir enerji aktarım ve hafıza ağı işlevi görür. Na’vi halkının ağaçla ve diğer canlılarla kurduğu bağ, fiziksel bir temas değil; titreşimsel bir eşleşmedir. Bu eşleşme sayesinde bireysel bilinç, kolektif bir bilinç alanına bağlanır.
Bu durum, Enerji Kaynaklı Yaratılış yaklaşımında şu varsayımla örtüşür:
Eğer tüm varlık aynı öz enerjiden türemişse, farklı formlar arasında uyumlanabilirlik mümkündür. Aynı hücresel kökene sahip olma ihtimali, biyolojik olmaktan ziyade enerjik bir ortaklığa işaret eder.
Avatar’daki “bağlanma” sahneleri, enerjinin kendi ürettiği enerjilerle yeniden bütünleşebileceği fikrini sembolize eder. Bu bütünleşme gerçekleştiğinde, yeni formlar, yeni algılar ve yeni deneyim alanları ortaya çıkabilir. Bu yalnızca fiziksel bir dönüşüm değil; bilincin frekans değiştirmesidir.
Buradan hareketle şu soru kaçınılmaz hale gelir:
Eğer enerji, kendiyle uyum sağlayabildiği anda yeni bir algı düzeyi açıyorsa, bu durum paralel evrenlerle temasın anahtarı olabilir mi?
Enerji ile enerjinin uyumu, yani frekans eşleşmesi sağlandığında, farklı titreşim alanlarına geçiş teorik olarak mümkündür. Bu geçiş bir “yer değiştirme” değil, bir durum değişimidir. Geçmiş ve gelecek, bu bakış açısıyla yok olmuş zaman dilimleri değil; farklı titreşim bantlarında varlığını sürdüren enerji deneyimleridir.
Bilim insanlarının bugün bunu açıkça ifade etmemesi, bu ihtimalin düşünülmediği anlamına gelmez. Aksine, kuantum dolanıklık, bilinç çalışmaları ve zamanın doğrusal olmadığına dair yaklaşımlar, bu fikrin etrafında dolanıldığını göstermektedir. Ancak enerji–bilinç–uyum üçlüğü bir araya getirilmeden bu kapı açılamaz.
Sonuç olarak Avatar’da anlatılan şey bir bilim kurgu fantezisi değil; henüz adlandırılamamış bir sezgidir. Enerji, kendisiyle ve oluşturduğu diğer enerji formlarıyla uyumlandığında, yalnızca yeni formlar değil, yeni gerçeklik katmanları da ortaya çıkabilir. Bunun ne zaman ve hangi enerji kaynağıyla mümkün olacağı ise, insan bilincinin ne kadar açılabileceğiyle doğrudan ilişkilidir.