Erdoğan’ın büyüsü. 23 yılda Türkiye nasıl değişti.
İlk dönemin önemli kararlarından biri: Nereden Buldun Yasası
Erdoğan'ın Büyüsü: 23 Yılda Türkiye Nasıl Değişti?
Bir liderin siyasi söyleminden, bir ülkenin ekonomik, sosyal, hukuki ve toplumsal gerçeklerine uzanan 23 yıllık yönetim değerlendirmesi.
Türkiye'nin son 23 yıllık yönetim dönemini yalnızca seçimler ve siyasi açıklamalar üzerinden değerlendirmek yeterli değildir. Asıl mesele, alınan kararların sonunda ülkenin ve vatandaşın hangi noktaya geldiğidir.
Bu araştırma dosyasında siyasi söylemlerden ekonomiye, medyadan adalete, dijital dünyadan toplumsal yaşama kadar uzanan değişimi inceliyoruz.
Okumak istediğiniz başlığa tıklayarak ilgili bölümü açabilirsiniz.
1. İlk dönemin önemli kararlarından biri: Nereden Buldun Yasası
AK Parti'nin iktidara geldiği ilk dönemde üzerinde yeterince durulmayan konulardan biri, kamuoyunda Nereden Buldun Yasası olarak bilinen düzenlemenin değiştirilmesi ve kaldırılmasıdır. 1998 yılında 4369 sayılı Kanun ile getirilen Mali Milat ve mal varlığı ile gelir arasındaki ilişkinin sorgulanmasına yönelik düzenlemeler, 2002 yılının sonlarında yeniden ele alınmış, 4783 sayılı Kanun 9 Ocak 2003 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Burada sorulması gereken soru oldukça açıktır: Bir ülkede sıradan vatandaşın kazancı, vergisi ve mal varlığı çeşitli mekanizmalarla takip edilirken büyük servetlerin kaynağının sorgulanabilmesi neden bu kadar önemli olmasın?
Elbette her servet sahibi suçlu değildir. Ancak ekonomik adaletin sağlanabilmesi için elde edilen gelir ile sahip olunan servet arasındaki ilişkinin denetlenebilmesi gerekir. Bu karar, yeni yönetimin ekonomik şeffaflık ve denetim konusundaki tercihlerinin değerlendirilmesi açısından önemli bir başlangıç noktasıdır.
2. Erdoğan'ın büyüsü: Siyasi söylem ve toplumsal algı
Bir liderin toplum üzerindeki etkisi yalnızca vaatleriyle oluşmaz. Konuşma biçimi, ses tonu, beden dili, öfkesini gösterme şekli, kullandığı kelimeler ve sürekli tekrarladığı mesajlar da siyasi iletişimin önemli parçalarıdır.
Erdoğan'ın siyasi yükselişinde özellikle başörtüsü meselesi, inanç özgürlüğü ve geçmişte yaşanmış mağduriyetler önemli bir yer tutmuştur. Türkiye'de başörtüsü nedeniyle eğitim ve kamu hayatında ayrımcılığa uğramış insanlar vardı. Erdoğan'ın bu toplumsal hassasiyete hitap etmesi, kendisini geçmişte dışlandığını düşünen insanların temsilcisi olarak konumlandırmasını sağladı.
Ancak bir liderin geçmişte yaşanan mağduriyetleri dile getirmesi, sonraki bütün kararlarının doğru olduğu anlamına gelmez. İnanç özgürlüğünü savunmak başka, insanların inançlarını siyasi bağlılığın ölçüsü hâline getirmek başkadır.
Erdoğan'ın ses tonu, hitabeti, sert çıkışları ve tekrar eden konuşmaları da bu siyasi iletişimin bir parçasıdır. İnsan beyni sürekli karşılaştığı mesajları işler; tekrar, duygusal çağrışım ve aidiyet duygusu insanların değerlendirmelerini etkileyebilir.
Burada gizli ses frekanslarıyla beyne müdahale edildiği iddiasını kanıtlanmış bir gerçek olarak sunmak yerine, siyasi hitabetin ve psikolojik etkinin toplumsal davranışları nasıl şekillendirdiğini araştırmak gerekir. Ben bu uzun süreli etkiyi Erdoğan'ın büyüsü olarak tanımlıyorum.
3. Medya değişti, toplumun gördüğü dünya değişti
Bir ülkede medya yalnızca haber veren kuruluşlardan ibaret değildir. Medya, insanların hangi olayları duyacağını, hangi sorunları konuşacağını ve hangi gelişmeleri önemli göreceğini de etkiler.
AK Parti'nin iktidara geldiği 2002 yılında Türkiye'de farklı sermaye gruplarına ait çok sayıda gazete ve televizyon kuruluşu bulunuyordu. Sonraki yıllarda medya sahipliğinde önemli değişiklikler yaşandı. TMSF'nin medya kuruluşlarına yönelik işlemleri, Sabah-ATV grubunun 2008 yılında Çalık Grubu'na satılması ve 2013 yılında Kalyon Grubu'na devredilmesi bu dönüşümün dikkat çeken örnekleridir.
Önemli olan, bu değişimlerin ardından Türkiye'de haber çeşitliliğinin, bağımsız yayıncılığın ve iktidarı eleştiren medya kuruluşlarının durumunun nasıl değiştiğidir.
Bir vatandaş her gün televizyonunu açtığında aynı siyasi açıklamalarla karşılaşıyor, farklı ekonomik değerlendirmelere ve eleştirel haberlere daha az ulaşabiliyorsa, kendi ülkesinde yaşananları değerlendirme imkânı da daralabilir.
Bir ülkede liderin konuşmaları haber gündeminin büyük bölümünü oluştururken vatandaşın geçim sıkıntısı, işsizlik, eğitim sorunları ve yerel meseleleri ne kadar görünür kalabilmektedir?
4. Dijital dünya ve 200 bin kişilik trol ordusu iddiası
Televizyon ve gazetelerin ardından yeni mücadele alanı internet ve sosyal medya oldu. Twitter, Facebook, Instagram ve diğer platformlar başlangıçta insanların düşüncelerini özgürce ifade edebildiği alanlar olarak görüldü. Ancak zaman içerisinde bu platformlar siyasi propaganda, organize hesap ağları, dezenformasyon ve dijital gündem oluşturma faaliyetlerinin de yürütüldüğü alanlara dönüştü.
Türkiye'de hükümet yanlısı organize sosyal medya ağlarına ilişkin yıllardır çeşitli iddialar ve açıklamalar gündeme gelmektedir. 200 bin kişilik trol ordusu iddiası da bunlardan biridir. Ancak bu sayının tamamının devlet tarafından yönetilen doğrulanmış bir organizasyon olduğunu gösteren bağımsız bir envanter bulunmadan kesin hüküm verilmemelidir.
Buna rağmen dijital propaganda ve organize hesap ağlarının varlığı araştırılması gereken bir konudur. Çünkü binlerce hesabın aynı anda aynı mesajı paylaşması, belirli kişileri hedef göstermesi veya bir konuyu yapay biçimde ülke gündemine taşıması mümkündür.
İletişim Başkanlığı'nın 2018 yılında kurulması da bu dönemin önemli gelişmelerinden biridir. Kurumun kuruluş amaçları, bütçesi, faaliyetleri ve kamuoyunu bilgilendirme biçimi incelenmelidir.
5. Teknoloji şirketleri, kişisel veriler ve iletişim güvenliği
Günümüzde bilgi, yalnızca gazetelerde veya televizyonlarda bulunmuyor. İnsanların elektronik postaları, arama geçmişleri, sosyal medya hesapları, telefonları ve dijital iletişimleri büyük miktarda veri oluşturuyor.
Erdoğan'ın Elon Musk ile yaptığı görüşmelerde Starlink, Tesla ve yapay zekâ gibi konuların gündeme gelmesi, Türkiye'nin teknoloji şirketleriyle ilişkilerinin incelenmesini gerekli kılıyor. Google ve Microsoft gibi küresel şirketlerle ilişkiler de aynı çerçevede değerlendirilmelidir.
Ancak bu görüşmelerin vatandaşların e-postalarının gizlice denetlenmesi veya bütün iletişimin kontrol altına alınması amacı taşıdığını gösteren somut belgeler olmadan böyle bir sonuca varmak doğru değildir.
Asıl önemli soru, Türkiye'de kişisel verilerin hangi koşullarda işlendiği, devletin bu verilere hangi hukuki sınırlar içerisinde erişebildiği ve vatandaşın mahremiyetinin nasıl korunduğudur.
6. Adaletin güvenilirliği ve yönetim sorumluluğu
Bir ülkenin adalet sistemi, vatandaşın kendisini güvende hissetmesinin temel şartlarından biridir. İnsanlar mahkemelerin bağımsız olduğuna, haklarını arayabildiklerine ve karşılarında kim olursa olsun adaletin uygulanacağına inanmalıdır.
Türkiye'de 2017 anayasa değişikliği sonrasında Hâkimler ve Savcılar Kurulunun yapısının yeniden düzenlenmesi, yargının bağımsızlığı konusunda önemli tartışmalara neden olmuştur.
Burada yalnızca Adalet Bakanlarının kaç kez değiştiğine bakmak yeterli değildir. Asıl incelenmesi gereken, yargı kurumlarının karar alma bağımsızlığı, yürütme ile ilişkileri, atama mekanizmaları ve vatandaşın adalete güvenidir.
Bir vatandaş hakkını aramak için mahkemeye gittiğinde ekonomik veya siyasi gücü olan bir kişinin karşısında kendisini eşit hissedebiliyor mu? Adaletin güvenilirliği, bir ülkenin ekonomik ve toplumsal geleceğini doğrudan etkiler.
7. Ekonomi: Resmî rakamların ötesinde vatandaşın yaşadığı gerçek
Türkiye'nin son yıllardaki en önemli sorunlarından biri ekonomidir. Ancak ekonomi yalnızca büyüme oranları, enflasyon tabloları veya açıklanan maaşlardan ibaret değildir. Ekonominin gerçek karşılığı vatandaşın pazar çantasında, market fişinde, kira sözleşmesinde, elektrik faturasında ve ay sonunda elinde kalan paradadır.
Bir emekli aldığı maaşla kaç gün geçinebiliyor? Asgari ücretli kirasını, faturalarını ve mutfak masrafını karşıladıktan sonra ne kadar para biriktirebiliyor? Çiftçi tarlasından çıkardığı ürünün karşılığını alabiliyor mu? Küçük esnafın kazancı artan maliyetleri karşılamaya yetiyor mu?
Bu sorulara yalnızca devlet kurumlarının açıkladığı istatistiklerle cevap verilemez. Sokak röportajları, pazar araştırmaları, gerçek alışveriş fişleri, esnafın ticari deneyimleri ve ailelerin aylık giderleri de incelenmelidir.
Bir ülkede ekonomik büyüme açıklanabilir fakat bu büyüme toplumun hangi kesimine ulaşmıştır? Sermaye sahiplerinin kazancı artarken çalışanların satın alma gücü düşüyorsa, gelir dağılımı nasıl değişmiştir?
Faiz politikası, para politikası, kamu harcamaları, özelleştirmeler, vergiler, teşvikler ve kamu ihaleleri birbirinden bağımsız konular değildir. Vatandaşın geçim sıkıntısı, siyasi açıklamalardan bağımsız olarak yaşadığı somut bir gerçektir.
8. Toplumsal yorgunluk: İnsanlar nasıl bir hayat yaşıyor?
Ekonomik sorunların etkisi yalnızca maddi değildir. Sürekli geçim kaygısı yaşayan, işini kaybetmekten korkan, borçlarını ödeyemeyen ve çocuklarının geleceğinden endişe eden insanlar zaman içerisinde sosyal ve psikolojik açıdan da yıpranabilir.
İnsanların birbirine güveninin azalması, aile içindeki ekonomik tartışmalar, gençlerin gelecek kaygısı ve çalışanların emeğinin karşılığını alamadığı düşüncesi toplumun genel yaşam kalitesini etkiler.
Bir insanın bütün enerjisini geçimini sağlamaya ayırmak zorunda kalması, toplumsal ve kültürel yaşama katılımını da etkileyebilir. Bu nedenle Türkiye'nin 23 yıllık yönetim dönemini değerlendirirken insanların çalışma koşullarını, sosyal hayatını, gelecek beklentisini ve yaşam kalitesini de incelemek gerekir.
9. Yapay zekâ ve yeni bilgi düzeni
Bugün yeni bir dönemin içerisindeyiz. İnternetin ardından yapay zekâ, bilgiye ulaşma ve bilgiyi değerlendirme biçimini değiştiriyor. İnsanlar artık yalnızca televizyonlardan ve gazetelerden bilgi almıyor; arama motorlarına, sosyal medya platformlarına ve yapay zekâ sistemlerine sorular yöneltiyor.
Algoritmalar hangi bilgileri öne çıkarıyor? Hangi içerikler geri plana itiliyor? Yapay zekâ hangi kaynaklardan besleniyor? Yanlış bilgiler nasıl tespit ediliyor? Bir teknoloji şirketinin veya devletin bilgi akışı üzerindeki etkisi hangi sınırlar içerisinde olmalı?
Emeğin değer kaybetmesi yalnızca algoritmalarla açıklanamaz. Enflasyon yalnızca teknik bir terim değildir. Bir ekonomik kararın sonuçlarını kader olarak tanımlamak da o kararın sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Teknoloji, insanın hayatını kolaylaştırmak ve emeğinin değerini artırmak için kullanılmalıdır; insanı sistemin içerisinde değersizleştirmek için değil.
10. ABD, İsrail ve Türkiye'nin uluslararası ilişkileri
Erdoğan'ın siyasi yükselişi ve Türkiye'nin son 23 yıllık dış politika tercihleri değerlendirilirken ABD ve İsrail ile ilişkiler de araştırmanın dışında bırakılmamalıdır. Türkiye'nin NATO üyeliği, ABD ile askeri ve ekonomik ilişkileri, İsrail ile diplomatik temasları, bölgesel gelişmeler ve uluslararası siyasi dengeler bu dönemin önemli parçalarıdır.
Erdoğan'ın siyasi yükselişinin dış güçler tarafından hazırlandığı veya belirli bir uluslararası misyonun parçası olduğu yönündeki iddialar da araştırılabilir. Ancak böyle bir iddianın gerçek olarak kabul edilebilmesi için diplomatik belgeler, finansal ilişkiler, siyasi temaslar, doğrulanabilir tanıklıklar ve tarihsel kayıtlar gerekir.
Önemli olan, bu ilişkilerin hangi kararları etkilediği, Türkiye'nin ulusal çıkarlarının nasıl korunduğu ve alınan kararların vatandaşın yaşamına nasıl yansıdığıdır.
SONUÇ: Bir liderin siyasi gücü değil, bir ülkenin geldiği nokta
Bugün Türkiye'nin son 23 yılını değerlendirirken yapılması gereken, bir liderin ne kadar konuştuğunu, kaç seçim kazandığını veya kendisini nasıl tanımladığını tartışmak değildir. Asıl mesele, bu kadar uzun süre yönetimde kalmış bir liderin kararları sonucunda ülkenin hangi noktaya geldiğidir.
Vatandaşın alım gücü, adalete güveni, eğitim imkânları, çalışma hayatı, medya özgürlüğü, teknolojiye erişimi ve gelecek beklentisi birlikte değerlendirilmelidir.
Bir ülkede insanların emeği karşılığını alamıyorsa, gençler geleceklerini başka ülkelerde arıyorsa, emekliler temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyorsa, küçük esnaf ayakta kalma mücadelesi veriyorsa ve vatandaşın kurumlara güveni tartışmalı hâle gelmişse, bu tabloyu yalnızca siyasi başarılarla açıklamak mümkün değildir.
23 yıldır ülkenin yönetiminde belirleyici yetkiye sahip olan bir liderin kararları ve bu kararların sonuçları başka kurumlara veya dış koşullara havale edilemez.
Erdoğan'ın büyüsü dediğim şey, burada doğaüstü bir güç değil; siyasi söylemin, medya düzeninin, toplumsal hassasiyetlerin, tekrarın ve dijital iletişimin zaman içerisinde oluşturduğu güçlü siyasi algıdır.
Bir liderin siyasi varlığı geçici olabilir. Fakat bir ülkenin kaybettiği ekonomik imkânlar, zayıflayan kurumlar, yıpranan toplumsal ilişkiler ve kaybolan gelecek beklentisi uzun yıllar boyunca etkisini sürdürebilir.
İnsanın en büyük gücü aklıdır. Bir toplumun en önemli hakkı ise kendi geleceği hakkında doğru bilgiye ulaşabilmesidir.


